Pazartesi, Ekim 06, 2008
Google is a bloody sorry sobbin wanker !!!
Tam 528 gün olmuş, Blog'a en son 1 şeyler post edeli ! Çılgınlık yaa ! İnanılmaz resmen ! Şu google şerefsizi Blog işlerine de el attıktan sonra 1 daha belimiz doğrulmamış resmen. Yazmayı bıraktım. Beslemedim Blog'umu...

Google' ın nasıl ve neden bu kadar popüler olduğunun tek 1 yanıtı var, dünya nüfusunun dominant biçimde salak oluşu. Hem yavaş, hem savsak, hem hantal hem de fikirlerini aramalarını, google-related herşeyi tırtıklayan 1 aptallık... Yahoo kullanın kardeşim !!! Zaten Yahoo' nun işletim sistemi yapacağı günü açlıkla ve hevesle bekliyorum.

"Dünyanın %83'ü google'ı tercih ediyor." Ulan bu ne demek ? Bu şu demek; dünya nüfusunun Beyaz olmayan kesimini de tam olarak bu yüzdeye denk geliyor. google demek ki bu yüzden popüler. Kaldı ki, her zaman popüler şeylere antipati duymuşumdur. Benim her zaman söylediğim 1 şey var ki; o da google'ın kafası insan gibi değil, arap gibi çalışıyor.

Nasıl dersen, öncelikle inanılmaz yavaş !!! NASA üssünden de bağlansan, dağın başında hava durumunu öğrenmek için GSM'den de bağlansan, üniversiteden de bağlansan yavaş kardeşim ! Kaç 1000. yılda yaşıyoruz da sen müşterine bu yavaşlığı uygun görebiliyorsun ? Arap işte, savsaklıyor...

Diğer taraftan arama sonuçları da ortadoğu kültürlerine has 1 milliyetçilik içinde. Örneğin Çek Cumhuriyeti'ne gidip "Antonín Dvořák" diye aratalım. Arama sayfasında karşımıza "Çekoslavakya'dan sonuçlar"diye 1 kepazelik elbette çıkacaktır. Aynı aramayı, dünyanın başka 1 yerinde yaptığımızı düşünelim. Arama sonuçlarının rasyonal olarak çok daha kalabalık ya da çok daha az olduğunu görürüz. Çekoslavakya'da yapacağımız arama sonuçlarının sayısıyla uzaktan yakından ilgisi olmayan rakamlar çıkacaktır. Bunun nedeni, 1 mantıxızlıklar silsilesi çerçevesinde "Çekoslavakya'daki sonuçları" içinde 1 sayfada "Antonín Dvořák" 1den fazla kez geçiyorsa, ki bu sayı "n" olsun, sanki farklı sayfalarmış gibi karşımıza "n" adet sonuç çıkartacağıdır diğer arama sonuçlarına ek olarak. Zırvalık değildir de nedir bu ? Düpedüz ortadoğu milliyetçiliği işte. "Benden olan çok görünsün, kalabalık görünsün" dangalaklığı...

Özet olarak, google yamyamlık devrinden kalma teknolojidir, arama motoru olmayan arama motorudur, eşkıyadır, gaspçıdır, waspçıdır, ben şu anda bunları yazarken bile OpenDNS kullanmamın google'a sağladığı olanaklar çerçevesinde yazdığım her string'i, her state'i tek tek kopyalayıp, kendi arşivlerinde arayıp, "beni 1 yerleştirme" çabası içindedir.

Çok ağır konuştum, pişman değilim. Anneni çamaşır suyu reklamında ikon yapsınlar google !
 
posted by Aux Portes De L'Enfer at Pazartesi, Ekim 06, 2008 | Permalink |
Pazartesi, Nisan 23, 2007
Sir Paul Gliptonn’ ın Gözleri
23 Nisan 1890' da Hanedan' a bağlılığını yüzyıllar boyunca değerli danışmanlar ve fikir adamlar yetiştirerek göstermiş bir soyadını taşıyarak dünyaya geldim. Gliptonn... Henüz oniki yaşımdayken, annem ve babam; o dönemde Kraliyet' in kırsal kesiminde epey yaygın olan bir hastalığın kurbanları arasında aramızdan ayrılınca, tüm nüfusumu ve varlığımı borçlu olduğum kişi; büyükbabam Sir Alfred Gliptonn tarafından yetiştirildim. Büyükbabam, -bazıları dışında- tıpkı her aile ferdimiz gibi, içe çökük mavi gözleri ve kırmızı yanaklarıyla asalet simgesi olarak yaşadı ve hep bu doğrultuda bana ışık tuttu. Büyükannemin ölümünden sonra yaşamını oğlu ve gelini başta olmak üzere, atalarından miras kalmış şatosuna, çalışanlarına ve hizmetlilerine adamış bu adam, ebeveyinlerimi yitirdiğimde, tek amacının benim gelişimim olduğunu açıklayarak eğitimime başladı.

Ailemizin yüz karası sayılabilecek, çiftçi bozması -büyükannem bu adamı ne amaçla dünyaya getirmiş, hala anlam veremem- bir de amcam vardı ki, şatonun temizlik işlerinden sorumlu tutulan kadının çamaşırcı kızını hamile bırakarak, kanımıza çamur karıştırmayı kendisine görev bilmiş bu soysuz, soyumuzu daha da fazla kirletmeden önce, asil büyükbabam tarafından şatodan kovularak evlatlıktan red edilmiş. İrlandalı çamaşırcı, bir erkek çocuk dünyaya getirmiş ve soysuz amcamın, bu; ancak uzaydan kazara yeryüzüne inmiş ailesi, büyükbabamın ve babamın başına bela olmaya özen göstermekten geri kalmamışlar. İrlanda kanı taşıyan bu edepsiz insanlar topluluğunun en küçük ferdi olan, babamdan birkaç yaş daha küçük Aleister adındaki aklı yerinde olmayan adam ise, topraklarımızın çok uzağında, annesinin bir başka akrabasıyla evlenerek bir kız çocuk sahibi olmuş. Mary ! Olmaz olası Mary ! Büyükannem gibi namus simgesi bir kadından şüphe edebilecek cüreti gösterebilecek kadar kansız olabilseydim, eminim bu çarpık kan bağının yanıtını bulabilirdim. Ancak ben herşeyi büyükbabamın, amcamı kendi emeğiyle yetiştirirmek yerine; onu, çobanlara ve bahçıvanlara emanet edip, zevk ve sefa içinde yaşamasına bağlıyorum. Babam için gösterdiği onca emeğin ve ilginin yarısını bile amcama göstermemiş. Haliyle bu mendabur adamın torunu olacak sefil kadın Mary de tıpkı büyükbabası olan amcama yakışır şekilde bir hayat sürüyor!

Mary küçük yaşta hastalanmış ve tek kulağı - hangisi olduğunu ben de bilmiyorum- duyma yeteneğini kaybetmiş. Bu sırada babası olacak kuzen bozuntusu ve ağabeyleri tarafından uzak kentlerden birinde, sözüm ona merhametli bir hemşireye bakılması için teslim edilmiş. Benden üç yaş küçük olan Mary, bir sabah eski püskü bir arabayla, beyazlar giyinmiş, üstü başı kir içinde ve ağzı leş gibi alkol kokan, konuşmaları son derece kaba saba bir kadın tarafından, şatonun avlusunda merhametli büyükbabama teslim edildiğinde, ne yalan söyleyeyim, ben bu kadının kızıyla birlikte dilenen bir dilenci olduğundan şüphe etmemiştim. Sözde Mary' e bugüne kadar baktığı için fazladan ödemeyi haketmiş. Kadını tekrar göremedim ve görmek de istemem ancak zavallı sağır küçük kız -dilsiz olması için de şatonun yarısını verebilirdim- çocukluğundan itibaren şatoda bizimle yaşadı. Kuzenimin kızı olan bu zavallıya, çocukluğun verdiği saflıkla merhamet etme ahmaklığını gösterebildiğim için, kendime kızıyorum.

Soyumuz hakkındaki can sıkıcı tartışmalar süre dursun, yabacı dil ve edebiyat üzerine büyük bir yeteneğim olduğunu erken farkeden Sir Alfred, beni dil öğrenmeye yöneltip, varlığımızın büyük kısmını borçlu olduğumuz aile bilgeliğinin sayesinde zenginleşmiş kütüphanenin sorumlusu ilan ederek edebiyat ve tiyatro ile ilgilenen arkadaşlarının yanında şerefle kadeh kaldırıp, beni sanat ve kültür çevrelerine aşina etmeye çabaladı. Bunun dışında damarlarımızda taşıdığımız Anglo-Saxon kanının her damlasının hakkını verecek şekilde, şatoya bağlı olan çiftliklerin yönetimi, muhasebe, eskrim, salon oyunları ve avcılık konusunda soyadımıza yakışır biçimde eğitimimi tamamladığımda yaşım onyediye gelmişti. Şatoya bir düzine milden daha uzak olmayan bir kasabanın, diğerlerine göre daha elit sayılabilecek kumar salonunda ufak harcamalar için cebimi doldurmayı yeni yeni alışkanlık edinmiştim ki; salonda içki ve tütün servisi yapan Elizabeth adındaki küçük hanımla gizli saklı aşk yaşamaya başladık.

Henüz onsekizime yeni basmıştım ki, büyükbabamla birlikte şatonun kuzeydoğusundaki orman ve ufak gölün civarında, her zaman olduğu gibi yaban ördeği avlarken; bana, avcılık konusunda ne kadar yetenekli olduğumu ve benimle gurur duyduğunu söyledi. Ancak aradan geçen birkaç dakika sonrasında, kumarhanede çalışan ve benden iki yaş daha büyük olan yeşil gözlü kızın, gelecekte bu bölgeye hükmedecek bir lordun eşi olamayacağını belirtti. Yüzüm kızararak büyükbabamı hiç konuşmadan dinledim. birkaç hafta sonrasında ise, benden habersiz gerekli hazırlıkları tamamladığını söyleyerek, beni; İngiliz dili ve edebiyatı öğrenimimi görmek üzere Richmond' a göndereceğini açıkladı. Londra' ya yola çıkarken, aklımda ne şatonun konforu ne de Londra' da karşılaşabileceğim zorluklar vardı. Tek düşündüğüm Elizabeth' den ayrı kalmak zorunda oluşumdu.

Okula başladıktan kısa süre sonra ayyaş bir arabacıyla anlaşarak kasabaya geri döndüm ve geride bırakacak hiçbirşeyi olmayan sevgilimi de yanıma alıp, Londra'ya gittim. İkimiz için de birlikte yaşamak en kolayı olacaktı, kaldı ki bir evlilik söz konusu olursa tüm servetimi ve saygınlığımı yitireceğimi ikimiz de biliyorduk. Ben kendimi okuldaki başarıma verirken, büyükbabam tarafından satın alınmış evdeki hizmetkarların beni tembelleştirdiğini ve gerçek bir efendinin tüm zorluklara göğüs germesi gibi tiyatral bir bahaneyi öne sürerek herkesi büyükbabamın yanına gönderdim ve Elizabeth'i evime yerleştirdim. Ben tüm dikkatimi eğitimime vermişken, Elizabeth de tüm enerjisini evi çekip çevirip, bana doğru eş -metres demek daha uygun olacaktır- olmak için harcıyordu. İkimiz de hayatımızdan memnunduk ve bir aradaydık.

Savaş patlak verdiğinde dört yıllık eğitimimi henüz tamamlamamıştım. Büyükbabam savaşın ilan edildiği hafta mahiyetini de toplayarak ansızın çıka geldi. Böyle bir baskını önceden tahmin edebilmemle hep gurur duyarım ki, Elizabeth'i kısa süreliğine bir kız yurduna yerleştirerek olası bir rezaleti önlemiş oldum. Büyükbabam kısa sürede Londra'daki diğer aristokratlarla ufak bir kulis oluşturarak, Krallığa her türlü yardıma hazır olduklarına dair bir mektup yazıp, resmi bir jest yaptılar. Aristokrat ailelerin oğulları ve torunları olarak bizler de, her vatandaşımız gibi askeri göreve hazır olduğumuzu belirttik ve ardından orduya alındım. Resmi olarak asker ilan edilmeden iki önceki gece, elimde avucumda kalan hatırı sayılır miktarda parayı Elizabeth' e verdim ve beni uzun süre göremeyecek olan sevgilim, savaş bitip de eve döneceğim güne kadar beni bekleyeceğine yemin etti.

Batı Cephesinde; beton bataklıkların içinde, bir kaç ay öncesine kadar bir şehir oluşturabilen harabelerin arasında, dikenli tel, süngü gibi insanın doğasında diş ve tırnak kadar doğal olup da uygar insan tarafından hep ürkünç algılanan bu araçlara karşı ufak bir sempati kazanıp, hayatımı öldürme becerilerime borçlu olduğumu keşfettiğimde teğmen rütbesine getirildim. Savaş son derece kanlıydı ve kabuslara dahi sığamayacak kadar büyük bir şiddetle devam etmekteydi.

Evden gelen mektuplar git gide azalırken, büyükbabamın da sağlığının ciddi şekilde kötüleşmekte olduğunun haberini almaya başladım. Bu zaman zarfında, muhasebecimiz ve büyükbabamın yardımcısının gönderdiği mektuplar pek de hayra alamet mesajlar içermemekteydi. bir kaç hafta sonra aksayan mektuplar da elime ulaştığında, büyükbabam Sir Alfred Gliptonn' un hayata gözlerini yumduğunu öğrenmiştim, gariptir ki; hergün onlarca ölüm görmekten laçkalaşmış hissiyatım tepki vermedi. Batıda; her patlayan bombanın ardından, kan; gökyüzünden yağmur gibi yağarken, Mary akıl almaz bir tutuma büründü. Kimin dolduruşuna geldiğini bilemiyorum ancak, varlığımızın tek varisinin kendisinin olması fikrinden büyük bir korku duyduğunu ve beni çok özlediğini, bir an önce savaşı bırakıp ona dönmem konusunda ısrar eden Mary, deli saçması mektuplarını sıklaştırdı. Sanırım, ben evde yokken, Mary bana aşık oldu. Ne acı...

Batı Cephesinin en talihsiz bölüklerinden birinde yer almaktaydım ki, savaş sona erdiğinde yalnızca dört subay bir avuç asker sağ sağlim eve dönebildik. Savaş biter bitmez Londra' ya dönüp, sevgilim Elizabeth' i aramaya başladım ve bulduğumda büyük bir hayal kırıklığına uğradım. Beni savaş sonuna kadar beklemeye yemin etmiş sevgilim, artık bir fahişeydi ve çalıştığı genelevde gördüğü itibardan da epey memnun görünmekteydi. Onu bulduğumda afyondan bulanmış zihninin beni tanıyabildiğini bile sanmıyorum ancak yanında kaldığım bir kaç dakika boyunca para ve seksten başka hiçbirşeyden bahsetmedi. Elizabeth' i düştüğü batakhanede bırakıp şatoma gittiğimde gördüğüm manzara sanırım tiyatrolara konu olabilecek cinstendi.

Mary, sırf benden çekindiği için üç ağabeyi ve babasını şatoya değil de avlunun içindeki bahçıvan evine yerleştirmiş ve bir de bunun üzerine minnet duymamı bekleme saçmalığına kapılmış. Mary o sıralarda -savaştan yeni dönmüş yalnız bir asker olduğumu da hesaba katacak olursak- epey çekici görünmekteydi ve her beş çayında bana ne kadar aşık olduğunu anlatmaktaydı. bir akşam keman çalmayı bile denedi ve tek başarabildiği kütüphanedeki gramofonumu ne kadar özlediğimi anımsatmak oldu. Mary'e karşı soğuk davranmamın bir felaket yaratabileceğinden hep çekinmiştim, ancak bir gece eğer evlenmezsek kendisini vuracağını söyleyerek, yatak odama çırılçıplak ve elinde büyükbabamın av tüfeğini çenesine dayamış şekilde girdi. Saçmalamamasını, benim de ona karşı beslediğim hislerim olduğunu söylediğimde elinden tüfeği bıraktı ve iri kalçalarını tıpkı süslü bir sirk fili gibi sallayarak yatağıma girdi.

İtiraf edeyim, düğünden sonraki ilk birkaç ay gerçekten keyifliydi, ancak bütün kıyamet ondan sonra kopmaya başladı. Kadının tek yaptığı nereye gidersem gideyim peşimden gelme takıntısını göstermek, bana ayak bağı olmak ve gerekli gereksiz herşeye çenesini yormak olmuştu. Gitgide daha da şişmanlaştı... Kafeslere sığamayacak bir fil kadar... Asla dindar bir adam olmadım, ancak Mary' nin İrlanda kanı baskın çıktı ve küçüklüğünde bakıldığı katolik hastanesinden itibaren her pazar aksatmadan kiliseye gitmeye devam ettiğini, ailemin Protestan oluşunun bir önem taşımadığını, her mantıklı insan gibi Katolik Kilisesi tarafından benim de kucak açılmam gerektiği zırvalığını saçmalayıp durdu. Bence kiliseye gitmek, yalnızca atları yormak ve ihtiyar arabacıyı pazar sabahı gereksiz yere erken uyandırmak demekti. Her İngiliz gibi adamcağızın da pazar sabahları geç uyanmaya hakkı vardı. Kaldı ki, eski bir ahırı bozup klise yaptığını söyleyen, bir de rahip diye geçinen Marrano* çingenenin meymenetsiz yüzünü çekme gamsızlığını göstermek de atalarımın vasiyetine aykırıydı. Bu asılsız şarlatanın, Kutsal İncil adı altında, hepsi İrlandalılardan oluşan cemaatine Teozofi ve Kabala* öğrettiğinden de şüphe etmiyorum. bir pazar öğleni, her pazar gibi geç kalktığım için kütüphaneme gittiğimde masamın üzerinde kocaman bir İsa portresiyle karşılaştım. Portresini alıp ne isterse onu yapabileceğini, kilisesiyle ya da ona bağlı başkabirşeyle asla ilgilenmeyeceğimi söyleyerek Mary'i kütüphaneden kovdum ve buraya asla , ama asla bir daha adım atamayacağını haykırdım. Ağlayarak ve koridorda tepinerek, benim bir kafir olduğumu, hayatı boyunca bir kez günah işlediğini ve bu günahın cezası olarak kulağını kaybettiğini söylemeye başladı. Onun hesabına göre ben de en yakın zamanda yanıp kavrulacaktım, çünkü o koğuş arkadaşlarının edepsiz anılarına kulak kabarttığı için sağır olmuştu.

Kadın bundan sonra gerçekten zıvanadan çıktı ve bütün gün, kütüphanenin kapısının önünü süpürmekten başka bir şey yapmaz oldu. Ona soylu bir şatoda yaşadığını, kendisinin eğer bir asilzade gibi yaşamak istiyorsa, süpürgeyi bir başka hizmetliye vermesi gerektiğini, ya da hizmetlilerin evinde yaşamasının daha doğru olacağını söyledim. Bundan sonra kadın bütün gününü salonda hizmetlilere ve çiftçilerin eşlerine beni kötülemeye adadı. Kütüphanenin kapısı kapalı olduğu sürece ve gramofonum pes etmedikçe kadınların gevezelikleriyle ilgili sorun yaşamaz olmuştum. Kendimi tamamen okumaya ve savaştaki anılarımı aktaracak kitabımı yazmaya adadım. Ara sıra Londra' daki eski dostlarıma telgraf ve mektup göndermek için kasabadaki postaneye gitmek dışında haftalarca kütüphaneden hiç çıkmadım. Yemeğimi bile kütüphaneye getirtiyordum.

Ancak, bir gün postaneden dönerken Mary' i şatonun avlusundaki kuyunun başında su çekmekte olan yarım akıllı bir çobanla epey neşeli şekilde gevezelik ederken gördüm. Arabacıya, arabayı durdurmasını haykırarak, henüz atlar durmadan arabadan inip kuyunun başına koştum. Bu dağ adamlarının gözünde, gözlük takmak ve kitaplarla ilgilenmek erkekçe bir davranış olmayabilirdi ancak, soyumun asil kanı ve uzun favorilerim böyle bir kepazeliğe izin veremezdi. Çobanı tek yumrukta yere serip, Mary' e okkalı bir tokat yapıştırdım ve odasına gitmesini emrettim. Neye uğradığını şaşıran çobanı bekçi köpeklerinin zinciriyle dövüp şatodan kovdum.

Akşam olduğunda kütüphanenin kapısı ürkekçe çalındı. Gidip kağıyı açtığımda Mary' nin ağabeyleri öfkeyle kapıda beklemekteydi. Onlara karşı son derece sıcak ve sempatik davranarak salona geçmelerini işaret ettim ve yudumladıkları her damlası için, için için ağladığım Château Margaux ikram ettim. Büyük cam şişe yarılandığında, bu eşkıya kılıklı üç herif, ağızlarından fışkırmalarını engelleyemedikleri salyalarının arasından, kıskançlığımı haklı bulan sözler söylediler. Hepsi sızdıktan sonra uşakların sırtında kulubelerine gönderdim.

Ertesi sabah, Mary' nin babası olan eşkıya reisi kılıklı adam kapıma dayandı ve benim bu şiddet anlayışımın kesinlikle tahammül edilemez olduğunu gerekirse Kral' a kadar gidip şikayet edeceğini zırvaladıktan sonra bir şişe Fransız konyağıyla diplomasiyi sağladım. Mary olacak sirk fili, saatlerce kütüphanenin kapısında ağlayarak, bana ihanet etmediğini, tek suçunun düşük çenesi olduğunu söyleyip durdu. Onu da bir güzel susturup, yapması gereken işe yönelttim. Odasında horlamaya...

Aradan haftalar geçmesine rağmen, şatodaki meşum huzursuzluk yüzünden bir türlü kitabımı bitiremiyordum. Bu çenesi kopasıca benimle aynı yerde yaşamaktayken, yazı yazmak benim için imkansızı kovalamaktı. Daha fazla oyalanmanın anlamsız olduğunu düşünerek, Londra' ya küçük bir seyahat düzenledim. Nereye gittiğimi soran Mary' e, hükümet için önemli bir göreve atandığımı ve savaş sırasında edindiğim bilgilere şimdi ihtiyaçlarının olduğunu söyledim. Ve bu utanmaz kadın, görevin ne olduğunu sorma cürretini gösterdi ! Ne çile ama ! Kraliyet' in, İrlandalı atalarının topraklarına saygısızca davrandığını, halkının eziyet gördüğüne dair kulaktan dolma bir avuç palavrayı sıraladıktan sonra, onu susturabilmek için, bu görevin aslen onun halkının refahı için olduğunu devlet sırrı gibi kulağına fısıldayarak yanından ayrıldım. Ben hazırlanmış arabama binerken, şatonun surları üzerinde, elindeki kraliyet bayrağını büyük bir heyecanla sallamakla meşgul olan kadına baktığımda, atalarımın bu şatoyu kurarken, niye rüzgarının bu kadar sakin olduğu bir yeri seçtiklerini sorguluyordum. Coğrafyanın nemli havasından doğabilecek bir yıldırım ya da ağır bir fırtına tüm dertlerimi tam olarak o anda sona erdirebilirdi ancak ne yazık ki doğal afetler yüzünden dul kalabilecek kadar şanslı değildim.

Londra' ya vardığımda, savaştaki silah arkadaşlarımdan biri olan Piskiyatrist Doktor Ian McGray' i aramaya koyuldum ve Yüzyılın Gençleri Klübü' nün lokalinde çayımı yudumlarken beklediğim haber geldi. Kendisinin çalıştığı hastaneyi bulmuştum, ancak onu hastanede ziyaret etmek yerine, Klübün kalın duvarları arasında konuşmanın daha uygun olduğunu düşünerek onu buraya getirmesi için bir araba gönderdim. Üç çeyrek saat sonra klübün özel localarının birinde eski iki silah arkadaşı dertleşiyorduk. Daha doğrusu, ben tam ortasına düştüğüm bu canavarca labirentin detaylarını kızgınlıkla anlattıkça, Ian kahkahalara boğuluyordu. Yemeğimizi yerken, tüm samimiyetimle bu kadını pasifize edebilecek birşeyin tıbben mümkün olup olmadığını sordum. Ne kadar ciddi olduğumu merak eden Ian, yalnızca onu biraz yatıştırmak istediğimi öğrenince, cebinden bir parça kağıt çıkartıp üzerine tutku çiçeği de denilen bitkinin adını ve satın alabileceğim dükkanın adresini yazdı. Yemekten sonra kendisine teşekür edip, çok uzun süredir gitmediğim Londra' daki evime doğru yola çıktım. Eski mahallemi ve öğrencilik yıllarımı özlediğimi düşünerek iki şişe kırmızı şarabın yardımıyla uykuya kavuşabildim. Sabah olduğunda, arabacıma elimdeki adresi okudum. Başıbozukların cirit attığı mahallelerden geçerek, adresteki dükkanın önünde arabayı durdurdum. İçinden elimde bastonum, başımdaki silindir şapkamla indiğimde, dükkanın sahibi olan şişko; meraklı bakışların arkasından kapıyı açarak beni içeriye davet etti. Ona bitkinin adını söyledim. Rafların arasında huzursuzca arandıktan sonra, avcumdan daha iri olmayan kahverengi cam bir şişeyi bulup uzattı. Üzerindeki yumuşak mantar tıpayı çıkardığımda, burnuma gelen kokular yüzümü güldürdü, çünkü kokusu tıpkı çaya benziyordu. Çayın içine bir kaç yaprak atmanın yeterli olabileceğini belirttikten sonra, fazlasıyla aldığı ücretten memnun olarak arabanın kapısına kadar bana eşlik edip, son derece abartılı seremonilerle beni yolcu etti. Hiç oyalanmadan şatoya doğru yola çıktık ve vardığımızda gece yarısı olmuştu. Ilık bir duşun ardından uykuya daldım.

Sabah olduğunda, kahvaltısını yatağına kadar getirme inceliği gösterebilecek bir erkeğin kadını olduğu için tanrısına şükretmeyi epey uzatan kadının bir çırpıda aç bir ayı balığı gibi tüm tepsiyi silip süpürdüğünü ve iki bardak çayı da usulsüzce kafasına diktiğini gördüm. Bundan sonraki günlerde tek yapmam gereken sabahları biraz daha erken kalkıp, Mary' nin kahvaltısını yatağına götürmek olmuştu. Bunun dışında bir kaç hafta boyunca evin içince hatırı sayılır bir sukünet baş gösterdi. Mary bütün gün yatağında çiftleşme mevsimindeki bir hipopotam gibi horlayıp dururken, babası ve ağabeyleri olacak eşkıyalar ise bir bebek beklediğimizi, benim de Mary' e bu kadar sıcak davranmamın ve Mary' nin bu inanılmaz yorgunluğunun ancak aileye yeni katılacak bir bebeğe yorulabileceğini düşünerek mest oldular.

Günler sonra, Güneybatı sahillerinden getirttiğim enfes tütünün keyfine varıp, kütüphanemde kitabımı yazıyordum ki, şişman cadı kapının önünde avaz avaz bağırmaya başladı. Tütün dumanının tüm şatoyu sardığını, kokusunun ise midesini bulandırdığını haykırarak, yeni bir krizi doğurmaktaydı. Bu yaptığının son derece kabaca ve ayıp olduğunu söyleyerek, kendisine karşı zoraki bir küskünlük gösterdim. Günler boyunca bana kendisini affettirmek için çırpınıp durdu.

Bir kaç gün sonra, kitabın en can alıcı bölümünü yazman için kütüphaneme girdim. Wagner ya da Strauss arasında ufak bir kararsızlık yaşadıktan sonra savaşın en iyi senfonisinin olabileceğinde karar kıldığım Wagner' i gramofona yerleştirip koltuğuma kurulmuştum ki, koltuğumdan sıçrayarak kalktım, netekim gramofondan çıkan ses kulakları sağır edici nitelikteydi. Gramofon, Wagner çalmak yerine; bir ejderhanın tecavüzüne uğrayan topal bir buzağının seslerini çıkartmaktaydı. Sinirimden gramofonu parçalamak üzereydim ki, üzerindeki sabunlu su kalıntılarını farkedince kime çatmam gerektiğinden emin oldum. Hışımla Mary' nin odasına çıktım, yatağında tembel tembel yatıp mırıldanmakta olan kadını omuzlarından yakalayıp sarsarak kaldırdım. Hemen ağlamaya başladı ve kendisini affettirmek için gramofonu temizlemeye kalktığını eğer bir hata yaptıysa, bana şarkı söyleyerek kendisini affettirmek istediğini söyledi. Bu büyük kızgınlığın, bu kadar büyük bir şaşkınlığa dönüşeceğini tahmin bile edemezdim. Odasından topuklarımı vurarak çıkarken, ürkek bir kız çocuğunun " Tanrı Kraliçe' yi Korusun " u söyler gibi olduğunu duydum.

Şatonun ardiyesine gidip, cepheden getirdiğim Enfield altı patları aramaya koyuldum. Silahı bulduğumda kötü durumda değildi ancak bir yıldan fazla süredir ateş etmediği için temizlenmeye ihtiyaç duyuyordu. Sandıkta silahın olduğu yerin yanında paket kağıdına sarılı teneke çay kutusunun içinde mermiler durmaktaydı. Kutuyu boşaltıp, yirmidört mermi saydım. Biraz arandıktan sonra ufak bir tornavida takımı ve küçük plastik bir şişenin içinde makine yağı buldum. Malzemelerimi ve silahı alarak kütüphaneme döndüm. Her zaman kapısını kilitli tuttuğum kütüphanem artık benim kurtuluşumun, topyekün savaşımın karargahıydı. Öncelikle silahı masamın üzerine koyup, yağı, tornavidaları ve mermilerimi çekmeceme koyup üst kattaki banyoya doğru yöneldim. Banyonun kapısına yaklaştığımda kapının altından yükselen buharı farkettim, nazikçe kapıyı çaldıktan sonra içeri girdim. Mary, tıpkı çenesine kadar suya gömülmüş bir hipopotam gibi tombul vücüdunu sabunlu suyun içine gömmüştü ve küvetten yükselen buharlar bana nedense Hinduların kurban törenlerini anımsattı. Yüzsüz kadın, beni de küvete davet ettiğinde, cephede dağarcığıma kattığım küfürleri içimden sıralamaktaydım. Umursamazca davranarak, banyo dolabındaki teneke pamuk kutusunu alarak minik hipopotamımı arkamda bırakarak çıktım. Tekrar kütüphaneye döndüğümde, öncelikle silahı sağ elimle sıkıca kavradım. bir anda kulaklarımda düşen bombaların ıslığı, harabelereden yükselen alevlerin sesi ve insanların bağırışmaları çınladı. Önce kuru pamukla silahı üzerindeki kir ve toz tabakasınından arındırdım. Sonra da tıpkı bir canavarın organlarını eski formuna kavuşturan hekimin alabileceği hazzı alarak silahı yağlamaya başladım. Yaklaşık bir saatlik uğraşımdan sonra silah pırıl pırıl oldu ve beni yarı yolda bırakmayacağından emin olduğum İngiliz çeliğinin mükemmel yapısını sağ elimde hissettim. Çemberde mermi yokken tetiği altı kez çektim ve horozun her düşüşünde çıkardığı kusursuz sesi duyarak kendimden geçtim. Bu iblisce törenim sona erdiğinde odama çıkıp av kıyafetlerimi ve paltomu giydim. Tekrar kütüphaneye inerek, pamuğu ve yağı bir mendile sararak palto cebime yerleştirdim. Tornavidaları ceketimin sağ cebine, mermileri de yeleğimin cebine doldurdum. Mutfağa yönelip ufak bir şişe kanyak aldım. Mutfağın hemen solundaki, kapısı koridora bakan küçük av odasına uğrayarak, büyükbabamdan yadigar av tüfeğini, bir düzine fişeği ve avcı çantasını aldım. Tam odadan çıkacaktım ki, ayağımdaki av için son derece uygunsuz beyefendi ayakkabılarım gözüme çarptı ve ayakkabılarımı çıkartıp arazi çizmelerimi giydim. Eksik kalan bir şey yokmuş gibi görünse de, yanıma almayı unuttuğum av bıçağını ancak hole girdiğimde anımsayabildim. Geri dönüp bıçağımı da aldıktan sonra, bahçeye çıkıp ahıra yöneldim. Seyis birkaç dakika içinde atımı hazırlarken havanın epey açık ve rüzgarsız olduğunu farkettim. Bu iyi şans demekti... Atıma binerek şatodan çıktım ve kuzeydoğuya yönelerek ormana girdim.

Ağaçların hatırı sayılır biçimde sıklaşmaya başladıkları noktaya gelerek attan indim ve atı bir ağaca bağladım. Yaklaşık on dakikalık yürüyüşten sonra, üzerinin kuru olduğundan tamamen emin olduğum yassı bir kaya kütlesinin önünde durup tüfeği ve çantayı yere bıraktım. Kanyaktan büyük bir yudumla boğazımı yıkadıktan sona ceplerimden malzemeleri çıkartıp çantadaki Enfield' ı elime aldım. Öncelikle çembere altı mermi koyarak altı ya da yedi metre önümdeki ağacın gövdesine nişan alıp ateş ettim. Her mermi beklediğim mükemmellikte hedefi buldu. Kayanın üzerine çekirdeği yukarı gelecek şekilde bir mermi yerleştirdim. Av bıçağının jilet kadar keskin yüzünü mermi çekirdeğinin üstüne yaslayıp, sol elime aldığım irice bir taşla vurarak derin sayılabilecek bir yarık açtım. Mermiyi biraz çevirerek işlemi iki kez daha tekrar ettiğimde, merminin yüzünde altı uçlu bir yıldız oluştu ve bu işlemi beş mermi için daha tekrar ettim. Mermilerden bir tanesini çembere yerleştirip, az önce altı mermiyi gövdesine çaktığım ağacın aynı bölgesine nişan aldım ve tetiği çektim. Yıldız yüzlü mermi altı küçük deliğin bulunduğu bölgeden yaklaşık on santim çapında bir yarım kürenin kaplayabileceği tüm alandaki ağacı gövdesinden ayırdı. Bu dehanın zaferini uzun iki kanyak yudumuyla kutladıktan sonra Enfield' ı kayanın üzerine bırakarak, mermileri yeleğimin cebine doldurdum. Tornavidalarla silahı hemen hemen birbuçuk saat önce yaptığım gibi sökmeye başladım. Kabzanın içindeki mekanizma çırılçıplak ortaya çıktığında, eğik bir çay kaşığının sapını andıran çelik yayı gördüm. Küçük ve yeterince sivri uçlu bir tornavidayla yayın ahşap yatağının içindeki bölmeyi kazıyarak genişlettim. Yayı da tıpkı tüm mekanizma gibi kusursuz biçimde yağladıktan sonra tekrar kabzayı kapatıp silahı kayanın üzerine bıraktım. Dört standart, bir tane de değiştirdiğim mermilerden koyarak, ilk yatak boş kalacak şekilde çemberi kapattım. Silahı kayanın üzerine bırakıp, şişenin yarısına dek kanyağı tek yudumda mideme boşalttım. Yerden fındık büyüklüğünden bir avuç taş toplayıp, silahtan dört ya da beş metre kadar uzaklaştım. Sol elimde kanyak şişesi, sağ elimde ise ayaklarımın dibine döktüğüm taşlardan tek tek alıp, silahın tetiğine doğru atmaya başladım. İlk iki taş tetiğe denk gelmedi ve hemen hatamı telafi etmek için kanyaktan büyük bir yudum daha aldım. Üçüncü taş tetiğe denk geldiğinde horozun düştüğünü gördüm. Üşenmeden her defasında silahın yanına gidip horozu kaldırıp uzaklaşarak beş merminin de tetiğe çarpan ufak taş parçalarıyla tam da istediğim gibi ateşlendiğini gördüm. Her ateş aldığında sağ tarafı biraz daha fazla çizilen Enfield' ı adeta öpecektim. Malzemelerimi toplayıp, kanyak şişesinden obur yudumlar alıp atıma doğru ilerledim. Atın yanına vardığımda şişeyi tamemen bitirip ormanın içine attım.

Ata binip keyifli bir gezintiye başladım. Göl kenarına ulaşınca senfoniler mırıldanarak manzaranın tadını çıkartmaya başladım, eğer av mevsimi olsaydı eve dönerken yanımda bir ya da iki yaban ördeği götürmekte sakınca görmeyecektim. Kafamda Mary'e hazırladığım hoş sürprizi canlandırdıkça yüzüme yayılan gülümsemeye engel olamıyordum. Saat dörde kadar göl kenarında huzur bulup, oyalandım. Doğanın içinde olmak beni gerçekten rahatlatmıştı. Huzurla şatoya doğru at sürdüm. Tabanca ve mermiler dışındaki malzemeleri av odasına bırakıp, beş çayını üst salonun balkonunda, derin derin esen gece rüzgarla yudumlarken, bir ara Mary üşütüp hasta olursam kendisine nasıl bakacağıma dair nutuk çekti. Umursamaz tavırlarla sözlerini dinledim. İki gece boyunca aralıksız yağmış yağmurun altında çarpışmış bir subay için; kendi şatosunun balkonunda çay içmek nasıl bir problem olabilirdi ki ?

Akşam yemeğini bu defa yemek odasında Mary ile karşılıklı yedik. Bana yazmakta olduğum İbranice kitabın nasıl olduğunu sorduğunda, bu akıl almaz yabaninin nasıl olup da bu cehalete sıkı sıkıya sarıldığını anlanmlandırmaya çalışıyordum. Yemek her ne kadar gerginliğe sebebiyet verebilecek konuşmalar doğurduysa da asabımın bozulmasına izin vermedim. bir kadeh Basque konyağını yanıma alıp kütüphaneme çekildim. Perdeleri kapatıp, kütüphaneyi saran zifiri karanlığın içinde zayıf bir mum yakıp masanın üzerine bıraktım. Dev dünya küresinin karşısındaki okuma koltuğuma yerleşip,az sonra intikamını alacağım gramofonumun karşısında pipomun ve konyağın keyfine varırken, meşum planımın sonuçlanması aklıma geldikçe engelleyemediğim iblisçe bir gülümsemeyle öne arkaya sallanmaktaydım. Tütünün ağır dumanı ve konyağın kesif kokusu odanın içine tamamen hakim olduktan sonra emektar Enfield'ı çekmeceden çıkartıp, herbiri yıldız yüzlü olan altı mermi doldurup tetiğini ve kabzasını da yağladıktan sonra masamın üzerine bıraktım. Zayıf alevli mumun ışığının tabancanın üzerini ancak aydınlatabileceği şekilde yerleştirip, karanlık odanın gölgelerinin arasına karıştım. Saat geceyarısına yaklaşırken, tüm çalışanların artık yataklarına çekildiklerinden emin olduktan sonra iblis gülümsemesine bir son verip, çenemi yukarıya kaldırarak, Mary'den yardım istemek için tüm nefesimle haykırmaya başladım.

Yaklaşan kaba saba ayak seslerinin ardından kapı açıldı ve silüetinden seçebildiğim kadarıyla talihsiz kadın içeriye girdi. Ciğerleri, odanın havasına hakim olmuş tütün dumanına karşı yoğun bir savaş verirken masaya doğru ilerleyip, masanın üzerindeki silahı eline alıp merakla karanlığın içinde etrafına baktı. birkaç saniye içinde parıltısı sönecek gözlerindeki şaşkınlığı mum ışığının alevinde gördüm. Öne doğru mümkün olduğunca fazla ses çıkartabilecek bir adım attıktan sonra tekrar tüm gücümle bağırarak, zavallı karıcığımı korkuttum. Herşey o kadar aheste oluyordu ki... Kabzasının üzerindeki yağ karanlığın içinde ışıl ışıl parlıyordu. Korkudan elinden masaya doğru fırlattığı silah, parmaklarının arasından ayrılırken cildindeki yağın parlamasını görebiliyordum. Aynı anda, sesin geldiği yöne doğru, arkasına, bana doğru dönmeye çalışan Mary' nin kalbi tam olarak kurulu horozu masanın köşesine çarpan silahın namlusunun karşısındaydı. Silahın namlusundan çıkan alev mumum sönük ışığının engelleyemediği karanlıkta bir şimşek gibi çakarken, Mary geriye doğru düştü. Yere çarpmasına ancak bir kaç santim kalmışken onu kollarından yakalayabildim.

Mary' nin gözlerinde korkunun taşlaştırdığı anlamsız ifade vardı. Ben ise, göğsünün solunda büyük bir delik olması gereken zavallı karıma bakarken, sevinçten döktüğüm gözyaşlarımı saklamak istemiyordum. Duyguların alel acele birbirine karıştığı birkaç saniyenin ardından, Mary kucağımdan doğrularak çeneme bir öpücük kondurdu ve onu ne kadar çok sevdiğimi gösterdiğim için bu talihsiz kazaya minnettar olduğunu söyledi. Ben şaşkınlıkla neler zırvaladığını anlamaya çalışırken, aklımdan ineklerin mermilere karşı bağışıklıklarının olup olmadığına dair yüzlerce fikir geçmekteydi. Kütüphanenin açık kapısından tüm şatoya yankılanan silah sesi, gecelikleriyle ve ellerindeki fenerlerle tüm hizmetlilerin kütüphanenin kapısında birikip bu gereksizce romantik sahneye tanık olmalarını sağladı. İçlerinden bir tanesi odanın ışığını yakmayı akıl ettiğinde, altı parçaya bölünmüş mermi çekirdeğinin Mary'nin kalbini değil de, odanın sol tarafındaki rafta duran paha biçilemeyecek el yazması Macbeth'i paramparça ettiğini gördüm. Kütüphanemin en önemli parçalarından bir tanesinin yok oluşuna neden olmanın üzüntüsü de bu beceriksizce komployla karışınca yıkıma uğradım ve kollarıma giren iki hizmetkarın sayesinde ayağa kalkıp divana oturtulabildim. Gözyaşlarımdan ıslanmış gözlüklerimi eteğinin kenarına silmekte olan Mary, bir açıklama bekler gibiydi. Ona, bütün gün boyunca kitaba yoğunlaştığımı, savaşın şiddetini anımsamak için Enfield'ı çıkartıp, eski günleri düşündüğümü, aşırı alkol ve tütünle birleşen savaş anılarının beni bu hezeyana sürüklediği konusunda bir açıklama yaptıktan sonra eminim ki; tüm çalışanlarım benim artık bir zır deli olduğumu düşünüyordu.

İçine düşmüş olduğum iç huzursuzluk ve yakamdan düşmeyen öfkeyi doğuran rezil aile yaşamıma bir çözüm getirmeye çalışırken, zaten Mary yüzünden bana karşı tutumları iyice değişmiş olan çalışanlarımın saygısını da neredeyse yitirmiştim. İblisce planım, kazara kendisini bile öldüremeyecek kadar sakar olan Mary tarafından başarısızlığa uğramıştı. Üstüne üstlük, Mary ölseydi bile, bu eşkıya bozmaları; hain planımı kavrayamamış olacaklardı ancak, yine de benim onlara karşı bir kötülük yapmak için fırsat kolladığımı düşünerek ve büyük mürasa konmak için belki de beni boğazlamaktan geri kalmayacaklardı.

En büyük dostum olan gramofonum çalışamaz haldeydi, en değerli kitaplarımdan bir tanesinin parçalarını halının üzerinden henüz toplamıştım ki, bir önceki gece beynime saplanıp kalmış, kafatasımı paramparça etmeye doğru her sızıda daha da yaklaşan öldürücü baş ağrısıyla mücadele edemez olduğumu farkettim. Ağrının dinmeye niyeti yoktu. İlerleyen birkaç gün boyunca yalnızca alkol alarak, ölmeyecek kadar beslendim. Baş ağrısını yatıştırabilmek için aldığım alkolden büyük bir fayda beklemiş olmalıyım ki, beni bırakmayan ağrı yüzünden hüsrana uğradım. Mary bana büsbütün aşık olmuştu, ancak sürekli canımı sıkacak şeyler söyleyip duruyordu. Onu dinlemiyordum bile. Diğer taraftan bir sabah uyandığımda, baş ağrısının başladığı günden itibaren bir hafta geçtiğini farkettim. Koskoca bir hafta ! Değil içebilmek, kokusuna bile tahamül edemediğim tütünden iyice uzaklaşmam Mary' nin bana yakınlaşmasına yol açmıştı.

Kapımı çalan muhasebecinin anlattıklarını duyunca tüm dünyanın en büyük çilelerini karşılamaya hazır olmam gerektiğini düşündüm. Bütün hafta boyunca aralıksız yağmur yağmıştı. Köylerde hayvanlar hastalanmaya başlamıştı. Köylülerin evlerinden bazılarının çatısı yıkılmıştı ve insanlarım adeta ağıl hayvanları gibi açıkta yaşıyorlardı. Önce çocuklar hastalanmaya başlayacaklardı. Çocukları hastalanmış köylüler de çocuklarıyla ve evleriyle ilgilenecekler, yapılamayan işler bir yığın halini alacaktı. Hayvanlar otlatılmadığı için hastalanmaya başlamaları kaçınılmazdı. Belki de tarımla uğraşamayan köylüler, benim kontrolüm dışında çocuklarını ve kendilerini beslemek için hayvanları kesmeye başlayacaklardı. Aşırı yağmur meyve bahçelerinin sulama kanallarının tamamen kullanılmaz hale getirmişti ve tüm sulama sisteminin baştan yapılması gerekiyordu. Önümüz ilkbahardı ve ardından yaz gelecekti. Bütün sezonun sonunda bir tek elma bile alamamam söz konusuydu. Sulama sistemi çalışmazsa, altı ay sonra borçlardan başka bir şeyi kalmamış bir efendi olacaktım. Muhasebeci, tatsız haberleri vermeyi hiç bitirmeyecek diye içimden geçirmiştim ki ciğerlerimdeki tüm havayı kederle üfleyerek Londra' ya bir başka ziyaret yapmam gerektiği konusunda düşünmeye başladım.

Hemen o akşam arabamı hazırlatarak Londra' ya doğru yola çıktım. Yol boyunca edindiğim izlenim, diğer köylerin ve çiftliklerin de çok şanslı olmadığı yönündeydi. Şehre varır varmaz, hemen Ian' ın çalıştığı hastaneye gidip kendisiyle görüşmek istediğimi söyledim. Durumun acil olduğunu, sağlığımın kötüleştiğini söylesem de, dazlak kafalı hademe, şu anda tüm doktorların bir toplantıda olduğunu ve toplantıyı bölemeyeceğini söyledi. Aksi adama rüşvet vermeye çalıştıysam da istediğimi yaptıramadım. Kör talihime lanetler okuyarak, Doktor Ian McGray adına bir pusula bırakıp hastaneden ayrıldım.

Akşam yemeğimi yediğim lüks otelin yemek salonundan elimde gazetemle henüz ayrılmıştım ki, resepsiyonda görevli olan bir genç yanıma gelip, konuklarımın geldiğinin haberini verdi. Lobiye geçtiğimde donuk yüzlü Doktor, hayaletleşmiş bembeyaz yüzüne yayılan derin gülümsemenin ardından sarılarak, geciktiği için üzgün olduğunu söyledi ve yanındaki genç meslektaşıyla bizi tanıştırdı. Benim gibi derin bir ızdırap çeken hastaları oyalamanın nasıl bir meslek ahlakıyla bağdaştığını sitem ederek sorduğumda, iki adam da güldüler ve Ian rahatsızlığımın ne olduğunu sordu. Tam bir haftadır aralıksız devam eden baş ağrısını anlatırken, farkında olmadan elimle, önümdeki sehpanın kenarına vuruyormuşum. Ian, köse çenesini kaşıyarak gözlerime baktı, kafasını bilmişce sallayarak ayağa kalktı. Hastalıkların lobilerde ya da klüplerde tedavi edilemeyeceğine dair ciddi cümleler sarfeden bu " deli doktoruna " karşı içimden istemsiz bir sempati gelişti. Daha önce kendisini hiç böyle görmediğim arkadaşımın, bu tavırları beni gerçekten keyiflendirmek için mi, yoksa bulunduğu çevreden bulaşan hastalıkların semptomlarından biri olup olmadığını merak ederken, üç adam arabama binip, genç doktorun muayenehanesine gittik.


Yeşil boyalı duvarların arasında kendimi daha rahatlamış hissettim. Oyalanmadan, adeta gömleğimin kolunu sıyırmamı bile bekleyemeden, bana bir sakinleştirici iğne yaptılar. İlerleyen birkaç dakika içinde kendimi çok daha rahat hissettim. Ancak beni muayene ederken kullandıkları ışığa artık dayanamadığımı usangaç bir biçimde ifade ettikten sonra küçük fenerin ışığını sokmaktan vazgeçebildikleri zavallı gözlerimin acıdığını hissediyordum. Başımın ağrısının tek nedeninin yüksek tansiyon ve artık iyice bozulmuş gözlerim olduğunu söylediler. Genç doktorun avucuma bıraktığı birkaç hapı yuttuktan sonra, muayenehanenin bekleme salonuna geçtik. Geldiğim yerde, sağlık sıkıntıları yaşayanın yalnızca ben olmadığımı anlattım. Önümüzdeki günlerde çocukların ve köylülerin hastalanmasından endişe ettiğimi anlattım. Ian, birkaç doktor arkadaşına konuyu yarın sabah anlatacağını ve en yakın fırsatta insanların tedavisine başlanacağından emin olduğunu söyledi. Bunun dışında iyi veterinerlere de ihtiyaç olacaktı. Genç doktor, kuzeninin çok popüler bir veteriner olduğunu ve hipodromda çalıştığını, onunla konuştuktan sonra, çiftlik hayvanları üzerinde uzmanlaşmış birkaç veteriner arkadaşını gönderebileceğinden emin olduğunu söyledi. Dostlarıma teşekkür edip, onlara bir kaç kadeh içki ısmarlamak istediğimi söyledim. Ian ertesi sabah erken saatte buluşmanın daha doğru olacağını belirterek, teklifimi nazikçe geri çevirdi. Onları evlerine bıraktıktan sonra, ben de otele dönüp yattım.

Öğlen olduğunda, Ian ve diğer dört doktor arkadaşıyla otelin yemek salonunda öğle yemeğini yemekteydik. Tuzluğa her uzanışımda, ruhsuz ruh doktoru dostumun, ekşimiz suratıyla karşılaşıyordum. İnsanlara sağlık hizmetinin sunulması aşağı yukarı tahmin ettiğim ölçülerde cebimi yakacaktı, ancak bunlar kesinlikle kaçınılmaması gereken bedellerdi. Yemekten sonra seçkin bir gözlükçüye gidip, beğenime hitap eden yeni bir gözlük sahibi oldum. Öğleden sonra da üç veterinerle buluşup, beş çayımızı içerken olup bitenleri anlattım. Onlar da doktorlarla birlikte ertesi sabah yola çıkmayı kabul ettiler. Hemen ardından Londra'nın en tanınmış inşaat firmalarından bir tanesine gidip, sulama sistemi konusunda tavsiye ve yardım almak istediğimi söyledim. Beni, kırsal kesim tecrübeleri daha yoğun olan daha küçük bir başka firmaya yönlendirdiler. Yaklaşık bir saat süren tartışmanın sonunda, bir mühendis ve iki teknisyenden oluşan heyetin, gerekli aletlerle iki gün sonra şatoya ulaşacağı konusunda karara vardık. Ben de Londra'da fazla oyalanmadan ve mümkün olduğunca daha fazla para harcamaktan kaçınarak şatoya geri döndüm.

Sabah doktorlar ve veterinerlerden oluşan heyetler tüm köyleri tek tek dolaşıp, gerekli çalışmaları yaparlarken ben ve muhasebecim de yanlarındaydık. Özellikle doktorlar bütün gün çalıştılar. Ben de geceyi heyetle birlikte, şatonun güneyinde kalan ufak köylerden birinde geçirdim. Gece ara verilen çalışmalar, ertesi gün şafakla birlikte başlayıp öğleye kadar sürdü. Durum sandığım kadar trajik boyutlarda değildi. Bu hamam böceği cesaretli muhasebecim, yine her zamanki gibi durumu bir kabus senaryosuna büründürerek aktardığı için, biraz fazla yaygara koparmıştık ancak, şu anda çevremdeki tüm insanlar, sorumluluğum, bilincim ve düşünceliliğim için bana minnet ve saygı duymaktaydılar. Ben kitabımı yazarken, diğer işlerle zamanımı öldürmesinler yeter...

Sağlık heyeti işleri biter bitmez, bir kamyonet dolusu ilacı arkalarında bırakarak ayrıldılar ve ben de şatoya döndüm. Son günlerde uğraştığım işler ve yeni gözlüklerim sayesinde ağrıyı unutmuştum, kendimi daha sağlıklı hissediyordum. Ertesi sabah gelecek olan mühendis ve teknisyenler için hazırlıkları öoktan tamamlanmıştı. Geldiklerinde zaman kaybetmeden incelemelerini tamamladılar ve çizilmesi gereken proje için Londra'ya dönmeleri gerektiğini söylediler. Proje kısa sürede tamamlandı, istedikleri paranın ilk kısmını aldılar ve ilerleyen bir kaç hafta içinde son derece profesyonelce yapılmış yeni sistemin çalışır hale geldiğini gördüm. Çevre köylerden gelecek işçilere yaptırmaya kalkacak olsam aylar sürecek sistem, bir kaç hafta sonra yepyeni haliyle kusursuz çalışmaktaydı.

Ve yine başladı ! İşlerim bitip de kütüphaneme çekildiğim o günlerde, kafasız kadın, hayatı bana zindan etmeye kararlıymışcasına hareket etmeyi sürdürdü. Üretkenliğimi yeyip bitiren, ruhumu kemiren bu kadını ve her fikir çatışmasında arkasına sığındığı eşkıya ailesini ortadan kaldırmak için profesyonel destek almanın sırasının geldiğini kavradım.

Neil Cleavers, eski dostum... Omuz omuza çarpıştığım, cepheden sağ dönebilmeyi başarabilmiş bir avuç subaydan bir başkasıydı. Neil, herşeyi açık yüreklilikle insanın gözlerinin içine bakarak söyleyen ender insanlardan biriydi. Dobra olduğu kadar hırçın ve anlaşılmaz bir adam olarak tanıdım onu. Ufak tefek tartışmaları büyük kavgalara dönüştürmekten kaçınmazdı. bir keresinde, siperde yürürken çok ses çıkardığı için bir askeri feci şekilde dövmüştü.Koyu bir Protestandı ve tıpkı babası gibi bir polisti. Cephede, hiç çekinmeden mermi harcamış bu adamın silahının namlusuyla ölenlerin başında korkaklar ve cepheyi terk etmeye kalkan başı bozuklar gelmekteydi. Geniş omuzları ve uzun sayılamayacak boyuyla, iri burnunu her işe sokmaktan ve istediğini yaptırmaktan büyük keyif alan bu adamla görüşmek için Londra' ya bir kez daha gitmeye karar verdim. bir kaç saatlik araştırmanın sonunda, Docklands' deki polis karakolunda çalışmakta olduğunu öğrendim.

İçeri girip Neil' ın adını verdikten sonra, kendisini takip etmemi söyleyen, kalkık burunlu, sıska bir polis memurunun ardından merdivenleri çıkarak fazla geniş sayılmayan bir koridora girdim. Koridorun sonundaki buzlu camlı kapıyı çaldıktan sonra kalkık burun içeriye uzandı ve duyulamaz sözcükler mırıldandıktan sonra geri çekilip beni içeriye davet etti. İçeri girdiğimde; Neil' ın diğer polislerden daha farklı bir statüyle karşılandığını gördüm. Hatırı sayılır miktarda kilo almış, kocaman göbekli bir komiser vardı karşımda. Beni görünce adeta fırladı. Uzun uzun gözlerimin içine bakarak elimi sıktı.

Havadan sudan sohbetimiz sırasında, bendeki gerginliği anlamış olmalı ki; burada rahat konuşamadığımızı öne sürerek, dışarıya çıkmayı teklif etti. Kabul ettim. bir çeyrek saat sonra; nehir kenarının ıslak sokaklarını arkamıza bırakarak, tuğla duvarlı eski bir tekne tamirhanesinin duvarının önüne geldik. birkaç metre önümüzde akıp duran nehire bakarak, konuşmaya nasıl girmem gerektiğini düşünüyordum, ancak bir türlü sözcükleri toparlayamıyordum. Sanırım, Neil' i, yine agresif, belki de rüşvet yemeye meyilli, kirli bir polis olarak görmek istemiştim, ancak karşımdaki adamın sunduğu vitrin son derece farklıydı. Kafasında çelik miğferiyle, siperlerin tozunu attıran eski sokak piçiyle, karşımdaki komiserin tamamen farklı insanlar olmalarından korkuyordum.

Artık yutkunmalarımdan ve nehire bakarken dalıp gitmemden sıkıldığını, bir an önce konuya girmek istediğini söyledi. Ben de bunun üzerine, başıma dert lan insanlar olduğunu, bu insanlardan ellerimi kirletmeden kurtulmak istediğimi söylediğimde, Neil, derin bir sessizliğe gömüldü. Ceketini çıkartıp koltukaltına sıkıştırdı ve gömleğinin kollarını yukarıya sıyırıp, kıravatını gevşetirken asıl mesleğinin domuz kasaplığı olan bir adama bakmakta olduğumu düşünmekten kendimi alamadım.

Ağzından mırıltı gibi sözcükler çıktı. Gözlerini açıp, dudaklarını şaşkınlıkla oynatarak, kendi kafasının içinde " yoo, hayır! "lar dolaştırdı. Aniden yüzünü bana çevirerek, kimlerden kurtulmak istediğimi sordu. Mary ve ailesinin hikayesini lafı fazla uzatmadan anlatmaya çabaladım. Beni dinlerken ister istemez kıkırdadı. Beni dinledikten sonra bakışlarını nehire gömdü, bir dakikadan daha az süre daha sessizliğe gömüldükten sonra; bu işi, ikimizin de başını belaya sokmadan halledilebilecek insanları tanıdığını ancak çok para istenebileceğini öne sürdü. Büyük sadakati ve yardımları karşılığında, adamlar ne kadar para isterlerse istesinler, aynı miktarı kendisine de ödemem konusunda kendimi mecbur hissettiğimi söylediğimde, saçmaladığımı söyledi. Kararımdan vazgeçecek değildim. Dostlar paradan konuşmaz, ancak para söz konusu olduğunda doğru şekilde konuşulmalıydı. Dudaklarını bükerek kabul etti. Kendisine birkaç saatlik zaman tanımamı, henüz öğle vaktiyken, görüşmesi gereken " profesyonelleri " bulamayacağını, geceyarısına doğru Paradise Road' da Old Cannon adındaki pubda onu ve arkadaşlarını beklememi söyledi. Beni arkada bırakıp, tuğla labirentinin içine girerken; arkasını dönüp gülerek, " Sakın bu kılıkla gelme, seni de soyarlar " dedi.

Londra' nın tepesinde Ay; bütün tembelliğiyle yükselirken, fahişelerin, sokak köpeklerinin ve içinde neler döndüğünü anlatmak için şahit gerektirmeyen binaların yayıldığı dar sokaklardan geçerek, Old Cannon' ı buldum. İçeri girmeden önce, son anda kaybettiğim unutkanlığımla gözlüklerimi çıkarmayı akıl edebildim. Ayağımda; yolculuğa çıkarken yanımda getirdiklerimin içinde en eskisi olan ayakkabılarım, kahverengi fitilli pantolonum, lacivert balıkçı kazağım ve dışarıdan bakıldığında gıda kaçakçılığı yapan bir manavdan farksız görünmemi sağlayan yeşil paltom ve başımdaki sıradan şapkam ve koltuğumun altında katlanmış bir bulvar gazetesiyle içeriye girdim. Boğazlı kazağın bittiği yerin hemen üzerinde başlayan kızıl favorilerim, kulaklarımın hemen üzerinde kahverengiye dönen, kasten dağıttığım saçlarım ve içeriye çökük mavi gözlerimle, kalabalığın arasına rahatça karışmaya çalışarak, ellerinde bira bardakları ve kalın purolarıyla şarkılar söyleyen insanların arasından geçip, karanlık bir köşeye yerleştim. Garson geldiğinde, domuz pastırması, salçalı patates ve şarap ısmarlayarak, yemeğim masama gelene kadar elimdeki ucuz gazeteye daldım. Kemerlerinin üzerinden sarkan göbekleriyle dans eden sarhoşların arkasında Neil' in getireceği adamları beklerken, ben de bir pipo yaktım ve ardından yemeğim masama geldi. Yemeği bitirip piponun söndüğünü farketmiştim ki, zamanı nasıl öldürebileceğim konusunda artık fazla endişe etmemem gerektiğini düşünürken, Neil, yanında iki çapulcu kılıklı adamla çıkageldi. Beylere oturmalarını işaret etim. Adamlardan tek gözünde bant olan, sanki Napoleon' un reenkarne olmuş haliydi. Mavi gömleği ve lacivert paltosuyla, oval yüzünün ortasındaki keskin burnu bana bir an olsun efsanevi imparatora bakmakta olduğumu hissettirdi. Diğer adam ise baştan aşağıya bordo renklerle giyinmişti ve alnına düşen tek kahkülle birlikte bir dinamiti andırmaktaydı. Fitili öne düşmüş, bodur bir dinamit...

Ben daha ağzımı açmadan adamlar soru sormaya başladılar. Onlara kurtulmak istediğim insanların benimle aynı evde yaşadıklarını, ancak her ne pahasına olursa olsun, cinayetlerin adımı kirletmemesi gerektiğini söyledim. Basit ancak kurnazca bir plan çerçevesinde hareket edilmesi konusunda anlaştık. Basit bir soygun sırasında paniğe kapılmış hırsızlar tarafından öldürülmüş aile fertleri senaryosu üzerinde anlaştık. Fiyat konuşulmaya başlandığında, sözü Dinamit devraldı. Masraflar da dahil, yirmibin Sterlin üzerinde anlaştık. Ödemenin yarısını altı gün sonra, diğer yarısını da iş bittikten sonra ödeyecektim. Haberleşmek için, Bay Sharks adına telgraf gönderecektim ve telgrafın konusu şatoya tütün sipariş etmek olacaktı. Böyle sıradan bir konuyla kimsenin dikkatini çekmeyeceğimizi düşündüğümü söyledim. Kabul ettiler. El sıkışıp vedalaştık ve onlardan ayrılarak, otelimin olduğu yöne gitmek için bir at arabasına bindim. Bütün geceyi içerek geçirdikten sonra sabaha karşı sızmışım.

Altı gün sonraki ödeme için otuzbin Sterlin hazırlayıp, kütüphanemin duvarında çerçeveli duran şatonun büyük planının bir kopyasını çizdim. Altıncı gün yola çıktım. Londra' ya gidip, Neil' ın parasının tamamını ve adamların ödemesinin ilk kısmını verdim. Şatonun planının üzerinde, girecekleri odaları, çalmaları için bırakacağım ufak değerli eşyaların yerlerini ve hedeflerin odalarını işaretleyip, izlemeleri gereken yolu anlattıktan sonra, planı onlara verdim. İşe başlamalarında herhangibir sakınca kalmadığını belirterek, tarihi kararlaştırdık. Yaklaşık bir ay sonra, 23 Nisan gecesi. Doğumgünüm. Saat gece ikide !

Bir aylık sürede iki kez telgrafla haberleştik. Büyük bir doğumgünü partisi vereceğimi, işin; herkes sarhoş olup sızmışken halledilmesi gerektiğini üstü kapalı anlattıktan sonra, yapmam gereken tek şey sabırla beklemekti. Öyle de yaptım. Günlerimi okuyarak ve göl kenarında dolaşmaya çıkarak, mümkün olduğunda İrlandalılardan uzakta geçirdim. Doğumgünüm için uzaktan gelen misafirlerim olmayacaktı, böylece kimsenin geceyi şatoda geçirmesini beklemiyordum. Mary' nin en çok hoşuna gideni doğumgünümü aile içinde kutlamak istediğimi söylemem oldu.

23 Nisan günü, öğle saatlerinde alkol almaya başlayan eşkıya çetesi ve Mary, saatler ilerledikçe garipleşmeye başladılar. Bir önceki günün tamamını mutfağa kapanarak geçiren hizmetlilerin ellerinden çıkmış harika yiyecekler, bir kaç dakika içinde eşkıyalar tarafından yağmalanıp, sevimsiz hale sokuldular. Mary de bana doğumgünü hediyesi olarak havuçlu pasta yapmıştı ancak açlıktan ölmek üzere olan bir tavşan bile bunu yemeyi haketmezdi. Hava kararırken uşaklar Mary' i odasına taşıdılar. bir kaç saat sonra da İrlanlda halk şarkılarını söylerken ağızlarını toparlayamayan ağabeyleri ve babası da derin uykularına uşaklar tarafından yatırıldıkları yataklarında daldılar.

Ben ise sarhoş olmayacak kadar içmiştim ve kütüphanede pipomu içerek, kitabımı okuyordum. Kitabın konusu, gözlerini kaybetmiş bir balıkçının, kendisine aşkla bağlı olan karısı tarafından dünyanın güzelliklerinin anlatılmasıydı. bir gece evlerine giren haydutlar tarafından kadıncağız tecavüze uğrayıp öldürülüyor, zavallı kör adam, karısının intikamını alabilmek için pes etmeyerek mücadele ediyordu. bir kaç saat sonra " profesyoneller " şato duvarını aşıp, Mary ve diğerlerinin bulundukları odalara girecekler, kendileri için bıraktığım diğer onbin Sterlin' i daha alıp, ahırda ufak bir yangın çıkartıp kaçacaklardı.

Dalgın dalgın kitabımı okurken, sayfanın en altındaki cümlenin tam ortasında geçen " göz " sözcüğüne baktığımda gerçekten bir an için bir göz gördüğümü düşündüm. İrkildikten sonra tekrar aynı noktaya baktığımda, bir başka saniye içinde; kapaksız, sürüngenlerinkini andıran tek kırmızı gözün orada olduğunu farkettim. Elimle dokunmaya çalıştığımda, ufak göz kayboldu. Sayfayı çevirmeye çalıştığımda kağıdın ciltten ayrılmadığını gördüm ve sayfanın altından kan sızmaya başladı. İnanılması güç biçimde, kitabın sayfalarının çok sıcak, kağıdın adeta yanmak üzere olduğunu hissediyordum, ancak sızan kan buz gibi soğuktu. Kafamı toparlamaya çalışarak, kitabı kapatıp yere bıraktığımda, karşımdaki rafta; birkaç kitabın kaplayacağı alanda yine aynı kırmızı gözün daha büyük bir biçimde orada durmakta olduğunu farkettim. Göz kıpkırmızı bir küreden ibaretti ve ortasından diklemesine iğ şeklinde siyah bir hat geçmekteydi. Başıma neler geldiğini anlayabilmek için ayağa kalkmaya çalıştığımda, büyük dünya şeklindeki kürenin yeninde kıpkırmızı, büyük gözün olduğunu, kitap rafındaki gözün ide kaybolduğunu farkettim. Ahşap ayaklığın üzerinde havada yüzercesine duran göz dimdik bana bakıyordu ve dehşete düştüğümü inkar edemeyecek durumdaydım.

Aklımı kaçırmakta olduğumu sandım. Hemen hemen bir metre çapındaki küreye yöneldiğimde, ortasındaki siyah göz bebeğinin daralıp incecik olduğunu, tam bu sırada, siyah gözbebeğinin etrafında, tonu kahverengiden bordoya dek değişen bir yıldızın dalgalanmakta olduğunu gördüm. Saçma merakımdan sıyrılıp, İrkilerek geri adım attım. Dua mı etmeliydim küfür mü etmeliydim bilemiyorum ancak, tam göze odaklanmıştım ki, kapının altından bir an içinde odayı tarayan kırmızı ışık huzmesini farkettim. Hızlıca kapıya yönelip, korkumu dizginlemeye çalışarak kapıyı açtım, Koridor zifiri karanlıktı ve bomboş olmalıydı. Ne bir hareket, ne bir ışık ne de bir ses...

Şatodaki canımı sıkan meşum tekdüzelik, atmosferi terk etmeyecek gibiydi. Eğer birkaç saniyeliğine böyle bir şey gördüysem bu benim aklımı kaçırmış olduğumu göstermez miydi? Saçmalığın daniskası ! Aklımdan delirmek ile ilgili düşünceleri sıyırarak, tğm dünya üzerinde, ilk kez benim tanık olduğum bu doğa üstü olayın gizemini çözmek için, masamın üzerindeki ufak gaz lambasını alıp koridora yöneldim. Koridora girdiğim andan itibaren, lambanın sarıya dönen beyaz ışığı, kan kırmızısı bir renge büründü ve lambanın küresine baktığımda aynı gözün orada olduğunu, kırmızı çeperinin altında, siyahlı bordolu alaca bulaca desenin dalgalanmakta olduğunu gördüm. Işığın yansımasından soğacak her türlü göz aldanması olasılığını aklımdan geçirsem de, gözün parlak yüzüne baktığımda ne kendimi ne de başka bir şeyi göremiyordum. Vücudum git gide uyuşmaya başlarken, bakışlarımı hipnotize edici gözden kurtarıp ani bir hareketle lambayı yere bıraktım ve lamba yere düştüğünde bir sürüngenin çığlığını anımsatan sesin ardından halının üzerinden yükselen alevlerden kendimi kurtarmak isteyerek merdivenlerden aşağıya doğru bilinçsizce koştum.

Dehşete kapılmıştım ancak kendime hakim olmaya çalışıyordum. Karanlık holde ilerlerken mutfak tarafına yönelmekle salona girmek arasında kararsız kaldım. Neye karar verdiğimden tam olarak emin olamasam da, kendimi salondaki şöminenin karşısında buldum. Şöminenin içindeki kan kırmızısı alevin içinde, o kırmızı meşum gözün belirginleşmeye başladığını farkettim. bir anda arkama dönüp, çevik bir hamleyle yemek masasının üzerine çıktım. Masanın üzerinden, karşımdaki büyük ceviz ağacından oymalarla süslenmiş büfenin üzerine sıçrayarak, büfenin ahşap çerçeveli aynasının üzerinde, ailemizin sembolü olan arslan başı kabartmalı gümüş göğüs zırhının arkasındaki kılıçlardan bir tanesini kabzasından yakalayarak çekip elime aldım. bir anda bacaklarımda ve karnımda inanılmaz bir ateş hissettim ve aşağıya baktığımda, bütün aynanın yüzünde devasa, kıpkırmızı gözü gördüm. Gözümün önünden gitmeyen o iblis gözünü...

Peşimde ateşten bir ordu varmış gibi önüme vuran kıpkırmızı ışığın üzerinde koşarak salondan çıkıp, holü geçip, mutfağa girmeye çalıştım, ancak holdeki büyük saate çarpıp yere düştüm. Kalkmaya çalıştığımda; tüm şatonun ağırlığının altında ezilmekte olduğumu hissettim. Sendeleyerek doğrulduğumda, gözlüklerimin gözümde olmadığını farkettim. Yere kapanıp, sol elimle yeri yoklayaraki karanlığın ve arkamdan vuran hayalsi kırmızı ışığın içinde gözlüğümü ararken, terlemiş avcumun içinde iki parmağımla zoraki tuttuğum kılıcın kabzasını da kaybetmemeye çalışıyordum. Gözlüğümü bulup, yüzüme yerleştirmeye çalıştım ve atalarımdan yadigar şövalye kılıcımı arslan başlı topuzundan parmaklarımla çekip sıkıca kavradım. Gözlüğün sağ camı kullanılamaz haldeydi ve burnumun üzerine gelen kısmı da zoraki duruyordu. Sağ gözümü kısarak, çevremi net görmeye çalıştım. Mutfağa doğru ilerlerken, her adımda biraz daha ağırlaşıyordum. Neredeyse kağının eşiğinden içeriye adımımı atacaktım ki, gözlerim bulandı, başım aniden döndü ve dizlerim iflas edince yere düştüm.

Gözlerimi açtığımda, bahçede büyük kırmızı bir ateş yanıyordu ve ateşin etrafında insanların toplanmış olduğunu gördüm. Ateşin etrafında kuzenim olacak eşkıya reisi elinde benim şövalye kılıcımla, çevresinde üç oğlu ve siyah uzun bir pelerin giymiş Mary durmaktaydı. Arkalarındaki sırada ise şatonun tüm çalışanları, hipnotize olmuş gibi kıpırtısızca ateşe odaklanmış bakmaktaydılar. Ben ise yüzüm ateşe ve ardındaki şatoya dönük biçimde, yüksek duvarların dibindeki bir ağaca halatlarla ayak bileklerimden, bacaklarımdan, belimden, kollarımdan ve boğazımdan kaçmama imkan tanımayacak biçimde bağlanmıştım. Mary' nin; şimdilerde gözüme daha da iri görünen kaba saba kardeşleri, özel eşyalarımı, kitaplarımı, giysilerimi tek tek ateşe atmaktaydılar. Ateş, kırmızı devasa alevler yükselttikçe, ben de nefes almakta zorlanıyordum. Eşyalarımın hepsi devleşen ateşin içine gömüldükten sonra, tavukları, tavşanları, kuzuları canlı canlı ateşe atmaya başladılar. Canlı hayvanların bağırışları, çılıkları şatonun avlusunda çınlarken, ateş artık küçük bir yangın halini aldı. Bu lanetli ateşle beslenen, körelmiş zihinlerdeki inancın karşılığı neydi; bilemiyorum. Ancak her geçen saniyede göğsüm sıkışıp, git gide ölüme daha da yaklaşıyordum. Terden sırılsıklam olmuş gömleğim, karşımdaki dev ateş gibi yanıyor olmalıydı, çünkü tenimde hissettiğim ızdırap dayanılmazdı. Dudaklarımın arasından süzülen kanları ve gözlerimden akıp duran yaşları kafamı sallayarak silkelemeye çalıştıysam da faydası olmadı. Ateş bana doğru ilerlemekteydi. Alevlerin sipsivri çatısı bana doğru eğilmeye başlarken, Mary olacak orman cadısının şişman vücudunun çıplak hatları, üzerinden yere dökülen siyah pelerininin ardında belirdi. Kollarında, göğsünde, karnında ve bacaklarında anlamlarını kavrayamadığım semboller vardı. Gözlerinde insansılıktan uzak bir parıltıyla, sarsılarak yürüyerek, ateşle benim aramda durdu ve ellerini kontrolsüzce bana doğru uzatarak yaklaşmaya başladı.

Dişlerimi sıkıp, gözlerimi kısıyordum. Eğer bu halatlardan bir kurtulabilseydim, karşımdaki bu yabanıl kadını ateşin tam içine büyük bir istekle savurup, atacaktım. Mary' nin dudaklarından anlamsız sözcükler dökülmeye başladığında, kalabalık da büyük bir homurtuyla karışıp, bir uğultuyu andıran ilahiye benzer şeyi mırıldanmaya başladılar. Apaçık ortadaydı ki sapkın güruhun hedefi yalnızca benim aklım ve hayatım değil, beni kurban ederek elde etmeye çalıştıkları büyük bir ödüldü. Neye karşı ve ne için kurban edildiğimi bilemezken, Mary' nin bedeninin üzerinde dalgalanıp duran girift sembollerin arasında bakışlarım kaybolup gitmekteydi. Ateşin gerisinde, Mary' nin babası kılıcı ağır ağır havaya kaldırdı. Mary bana iyice yaklaşıp, başka bir gücün etkisindeymiş gibi çılgın ilahinin melodilerinde dansetmekteydi. Henüz tenime değmemişti ki; vücudundan yayılan buz gibi hava içimi ürpertmeye yetti de arttı. Vahşi bir hayvanın pençesini andıran sağ elindeki abartılı titreme tüm koluna yayılırken, pençe sol göğsümün üzerine kapandı ve göleğimin sol tarafını yırtıp aldı. Pençe bir sonraki hareketinde açılarak, avcunun içindeki kumaş parçasını yere bıraktı. Süzülüp gitmekte olan kumaşın, çimenlerin üzerine değmeden yanıp, kül olduğunu gördüm. bir sonraki hamlesinde onu durdurmak için; gökyüzünden paraşütçü tümeninin yağmasını çok isterdim ancak, bu sapkın güruha liderlik eden ve bir zamanlar benim karım olduğunu iddia eden bu dişi iblisten beni, yazık ki hiçbirşey kurtaramayacaktı.

Kılıç havayı yararak yere inerken, arkasında ışıktan bir yılan bıraktı. Mary, ağzı açık, dişleri neredeyse kalbime saplanacak şekilde sol göğsüme yaslanıp kaldı ve ilahi de aynı anda sustu. Şatonun avlusu o kadar derin bir sessizliğe bürünmüştü ki, ateş bile ses çıkarmıyordu. Tam o anda bir silah sesi duydum ve ateşin ardındaki sapkınlardan bir tanesi yere düştü. Hemen ardından bir el silah sesi daha ve diğeri...

Ard arda iki el silah sesi ve ardından bir kaç saniye süren sessizlik. Mary çıldırmış bedenini vücuduma sararak, pençelerini kulaklarımın etrafına geçirdi. Tırnakları çeneme, şakaklarıma, kulağımın kepçesine batıyor, tenimi yırtıyordu ben ise kafamı korumaya çalışıyordum. İşte tam o anda anladım ki; peşinde oldukları şey, gözlerimdi. Tek lokmada gözlerimden bir tanesini yutmaya kararlı bu dişi iblisin iğrenç ağız kokusunun ve hırıltılarının önünde son enerjimle direnmekteydim ki, silah sesinin peşi sıra eti ve kemiği yaran ağır çeliğin çentikli sesi duyuldu. Mary dikilip, arkası üstü yere kapaklanırken, sağ şakağına çakılmış satırın kanlı ışıltısını görüyordum. Yere düşmesine fırsat vermeden, arkadan küt parmaklı bir el boğazına dolanıp, parmaklarının arasındaki uzun ince çeliği boğazının üzerinden geçirdi ve dişi iblisin şah damarlarından fışkıran kan yüzümü yıkayıp, gözlerime dolarken başka bir şey göremez oldum. Konuşan adamın panik dolu sesini hemen tanımıştım. Dinamite benzer bodur katil, bir kaç seri adımla arkama geçip, halatları kestiğinde özgürlüğüme kavuştuğumdan yeteri kadar emin değildim ancak gömleğimin kollarına sildiğim gözlerimi açmaya çalışırken, başım öne eğik, ağzımı olabildiğince açmış, nefes alma çabası içindeydim. Görebildiğim kadarıyla tek gözlü Napoleon, elinde çift namlulu ucu kesik av tüfeğiyle güruhun üzerine ateş açmıştı. Dinamit ise, kan banyosu karşılığında özgürlüğümü vermişti. Bu sapkın güruhun ayakta kalan fertleri, adeta bizlerin varlığını inkar ederek, koşarak kendilerini dev ateşin içine attılar ve manyakça kahkahalar, sadistçe çığlıkların içinde yok olup gittiler.

Sapkınların hepsi kendilerini ateşe kurban ettiklerinde, şatonun avlusunda hemen hemen yanmamış tek karış toprak kalmamıştı. Katillerin kilitli olduğu halde büyük bir delik açtıkları dev şato kapısından bir kaç metre uzaktaydık. Olabildiğince çabuk bu cehennemden kurtularak, kendimizi dışarıya attık. Geride bıraktığımız duvarların içi bir fırına dönmüştü. Oradan canlı çıkmasının olanaksız olduğunu biliyordum. Gözlerimi alamadığım yangından, omzuma dokunan eli hissedince irkilerek ayrıldım. Uzattıkları deri su tulumundan obur bir yudum aldıktan sonra yüzümü temizlemeye çalıştım. Her ne yaparsam yapayım, yanıp giden şatodan gözlerimi almamaktaydım. Adamlar; kararlaştırdığımız noktadan tam içeriye girmeye hazırlanırken, benim şatonun içinden ellerim bağlanmış ve baygın şekilde çıkartılıp ağaca bağlandığımı görmüşler. Ardından ilahiler söylenerek büyük bir ateş yakılmış ve söylediklerine göre hepsi de transa geçmişler. Ardından siyah pelerinli kadın ve kılıçlı adam ateşin başına geçip, yüksek sesle anlayamadıkları dilde bir şeyler haykırıp kahkahalar savurmuşlar. Sonrasında ise, benim kurtuluşum için tek şansımın kendi ellerinde olduğuna karar verip, harekete geçmişler. Hikayeyi anlatmayı bitirdiklerinde tepeyi tırmanmaya başlayan insanlar gördüm. Atların, eşeklerin sırtına yükledikleri kovalarla, tulumlarla yangını söndürmek için yararsız çaba sarfetmeyi göze alan köylüler...

Alevler bu kadar kabarmışken, nasıl hala bu kadar kırmızı göründüğünü anlayamıyordum. Gökyüzü, topkraklarım, insanların yüzü... Herşeyi kıpkırmızı yapan bir güneş gibi önümde yanıp kül olan şatoyu söndürmeye çalışan köylülerin çabası yararsızdı. bir kaç kişilik küçük bir grup neler olduğunu soruyorlardı. Onlara, doğumgünü partisi bittikten sonra geç saatte mutfağa girerken kafama bir şeyin çarptığını hissettiğimi, ardından kendimi şatonun bahçesinde tüm diğer insanlarla birlikte bulduğumu, " özel korumalarım " sayesinde hayatımın kurtulduğunu anlattım. Hepsi de üzgün olduklarını söylediler. Yılın bu zamanında gökyüzü delinmişcesine yağmur yağarken, bütün gece boyunca tek damla olsun yağmur, bulunduğumuz yere düşmedi. Şafak sökene dek, köylüler ellerinden geldiğince çalıştılar, ancak söndürülecek bir şey kalmamıştı. Şatonun kuzey kulelerinin çatıları bile yanıp kül olmuştu. Karşımdaki dev taş yığını, içi alevlerle kavrulmuş bir fırın gibiydi.

Önce köylüler yanıp kül olmuş şatonun ahşap kapısının parçalarını kenara çektiler. bir kaç köylü ve katillerle birlikte kapıdan içeriye girdik. Bütün şato kül ve kömürden arda kalmış taş iskelete bürünmüştü. Yapılar, bahçe eşyaları, ağaçlar, çiçekler, hatta çimenler bile yanıp kül olmuştu. Şatonun ön balkonunun, ölülerin içe çökük göz yuvalarını andıran pencere pervazlarının ardından hala dumanlar tütmekteydi. Varlığımı bir gecede kaybetmenin ağır kayıbını yaşarken, avludaki büyük kül yığınının içinde, bir yükseltiye çakılıp kalmış gibi görünen kılıç silüetini farkettim. Yanmış canlıların olduğunu düşündüğüm kalıntılara basmamaya dikkat ederek ayaklarımın tabanıyla dağılan ince dumanların arasından geçip, isten simsiyah olmuş kılıç silüetine yaklaştım. Kabzası kömüre dönmüş bir el tarafından tutulmaktaydı. Keskin tarafından kaçınmaya özen göstererek kılıcı tutan elin üzerine basıp ayağımla ezdim ve kılıcı kurtardım. Elime aldığımda hala sıcak sayılırdı. Yırtık gömleğimden bir parça kumaş yırtıp, kılıcın üzerini elimden geldiği kadar isten arındırdım. Bütün gece boyunca tüm yaşadıklarım gözümün önünden geçerken derin bir depresyona bürünmüştüm.

Çıplak toprağın üzerinde dikilip bana bakmakta olan Neil' ın adamlarına döndüm. Yanlarına gittim ve kulağıma ödemenin son kısmını almazlarsa, çenelerinin gevşeyebileceğini ima ettiler. bir önceki gece benim için yaptıklarını da hesaba katarak ödeme konusunda bonkör davranmamı söylediklerinde, elimde maddi olarak kalan tek şeyin büyük, yanmış bir taş yığını ve atalarımdan yadigar bu şövalye kılıcı olduğunu farkettim. Bu serseriler konuşacak olurlarsa, işte o zaman herşeyimi kaybederdim. Tüfeğini sırtına asmış tek gözlü Napoleon' a kılıcı uzatarak, ödemeyi fazlasıyla karşılayacağını söyledim. Saçma bir seramoniyle yere eğilerek, benim gibi bir beyefendiyle iş yapmaktan zevk duyduğunu söylenirken, dinamit kılıklı herif; sanırım yağmalayacak bir şeyler aranmak için çevresine bakınmaktaydı.

Serseriler çıkıp gittiklerinde, yorulmuş köylülerin etrafını sardığı taş blokların arasından kullanılabilir durumda olan hiçbirşeyin kalmadığını söylenmeye başladım. Ne yapacağımı bilemiyordum. Doğa üstü olaylar, ritüel, cinayet, yangın... Herşey birbirinin içine o kadar çarpık bir biçimde işlemişti ki...

Yangından sonraki birkaç günü cenazeleri ve enkazın toplanmasıyla uğraşanları organize etmekle geçirdim. Geride sahip çıkabileceğim hiçbirşey kalmadığında Londra' ya doğru yola çıktım. Scotland Yard' dan gelen iki sivri zekalı postacıdan bozma dedektife aynı hikayeyi defalarca anlattım: Mutfağa iniyordum, başıma sert bir cisim çarptı, avluda kendime geldiğimde şato yanmaktaydı. Birkaç hafta içinde dedektifler de beni sorgulamaya verdiler.



Yaşadığım dramların ardından, ölümcül baş ağrısı yine kapıma dayandı. Çıldırmak üzereydim. İlaçlar ya da sakinleştiriciler işe yaramıyordu. bir gece kör kütük sarhoş yatmışken, sabah kalktığımda gözlerimin kör denebilecek kadar az gördüğünü farkettim. İlerleyen aylarda, geçimimi sağlayabilmek için Londra' daki dairemi sattım. Şatonun kalıntılarıyla ilgili yapılabilecek hiçbir şeyim kalmamıştı. Scotland Yard, aradan bir yıla yakın zaman geçmesine rağmen; hala görgü tanıklarıyla konuşmaktaydı. Şatoyla ilgili en ufak bir işlem yapılmasına bile izin vermiyorlardı. Mal varlığım mercek altındaki küllerden ibaretti. Bunun dışında, Büyük Araştırmalar Masası diye -bana göre uydurma- bir yerden geldiklerini söyleyen, iki soytarının da anlamsız sorularını yanıtlamayı red ettim. Ancak bahsedip durdukları Kırmızı Göz Teorisi kafamı son derece karıştırdı. Benim gördüklerime çok benzer şeyleri büyük bir gevezelikle anlattılar. Söylediklerine göre; görgü tanıklarından işittikleri " kırmızı alevler " den yola çıkarak, daha önce tanık olunmuş olaylara benzerlikleri araştırmaktaydılar. Bu deli saçmalıklarıyla ilgilenmediğimi söyleyerek, onları geri çevirdim. Diğer taraftan, ahmak bile olsalar; bu iki araştırmacının verdikleri örnekler sayesinde, aklımı kaçırmadığımı öğrendiğim için memnundum.

Londra' daki dairemi sattıktan kısa süre sonra param büyük ölçüde azaldı ve kendime bakamaz hale geldim. East Ham' daki köhne huzurevine taşınalı yaklaşık yirmi yıl oldu. Ben ise hala bu sidik ve ter kokulu iniltili duvarların ardında bir kitap yazmaya çalışıyorum.

İnsanın aklıyla deliliği kovaladığı, bunun için verdiği savaşın kitabını...

Beylerbeyi, Nisan 2007


* yahudi dönmesi
** yahudi ezoterik gizli öğretisi
 
posted by Aux Portes De L'Enfer at Pazartesi, Nisan 23, 2007 | Permalink |
Pazartesi, Mart 19, 2007
AYNADA KENDİNE BAKAN SİGARA
Arkası mat 1 camın önünde kendi yüzüme bakıyorum. Yüzümde hiddet dolu 1 ifade var. Ve ne zaman geçecek bilemiyorum. Gözlerimden fışkıran alevlerin içinde kendimi görüyorum. Beni bu kadar alevlendirebilen, rüzgara karşı saçlarımı sigaranın dumanı gibi savurabilen kehanete bakıyorum aslında. Dinginliğin ya da huzurun tek düzeliğini paylaşamadığım aynanın güvencesine bakıyorum. Dudaklarım kuruyor, kaybettiğim asabımından haberinin olup olmadığını sorduğum tütünün dumanı izmariti delip geçerken... Tütünün her limesi; kalın kitabın sayfaları, satırları gibi yanıp gidiyor. Harfler dağılıp gidiyor havanın içinde. Kehanetin basıldığı sayfların arasında yitip giden hayatı çekiyorum ciğerlerime. Sessiz sedasız izmarite giden alevin ışığı, her iç çekişte, her pişmanlıkta parlıyor aynanın karşısında. Dudaklarımın arasından bıkkınlıkla bırakılan dumanlar, tıpkı sigaranın ucundaki gibi, diğerleri gibi havaya karışıyorlar acele acele. 1 zamanlar anlatıldığı gibi; 1 ucundaki ateş, diğer ucundaki ahmağa yaklaşıyor gitgide ve sona eriyor ölgün ateşin ışığı yavaş yavaş. Kendiliğinden sönüyor küllerin arasındaki mezarlıkta kendisine özensizce 1 yer seçerek...
 
posted by Aux Portes De L'Enfer at Pazartesi, Mart 19, 2007 | Permalink |
Pazar, Mart 18, 2007
Lady in Gas Mask vol. 1
 
posted by Aux Portes De L'Enfer at Pazar, Mart 18, 2007 | Permalink |
Perşembe, Mart 08, 2007
Angel Eyes
 
posted by Aux Portes De L'Enfer at Perşembe, Mart 08, 2007 | Permalink |
Çarşamba, Kasım 29, 2006
Halk Ve Şiddete Eğilim
Geçmişinde darbe, devrim, sosyal karışıklık gibi tatsız olaylar geçirmiş halkların yeni jenerasyonlarında görülen "manda" tipi zihin yapısı tamamen başkaldırıları engellemek için planlanmış 1 kumpanyadır. Yeni jenerasyonun düşünmek, üretmek gibi meziyetlere sahip olamayacağını kestiren milletler, kendi evlatlarını yozlaştırarak, ağıza alınmayacak davranışlara kul köle ederek bu durumun antropolojik olarak yadsınmalarına olanak sağlamışlardır. Tarihi olayları inceleyecek olursak, 3. dünya ülkelerinin tarihinde bu tarz olaylara sıkça rastlamak mümkünken, gelişmiş sanayici ve girişimci devletlerin gettolarında ve banliyölerinde bu tarz eylemlerin farklı boyutlarda yaşanması dikkatimizi çekecektir.

Şöyle ki, 1, 2 ya da daha fazla genç 1ey, 1 araya gelip de ne yapacaklarını kararlaştıramadıklarında, konuşmanın yapısı sevimsizleşmektedir. Bunu gören 1 ihtiyar heyeti mensubu, gençlerin arasına girerek onları sessiz sakin görüşme ve iletişim konusunda aydınlatma amacı gütmek yerine, aralarına 1 adet futbol topu bırakarak tartışma noktasından uzaklaşması sonucunda yeni nesil futbol yatkınlığına sahip bireylere yer verebilir. Çünkü 1eyler heyecanlarını ve enerjilerini yalnızca futbol gibi ortak amaç adına kullanabilmektedirler ve bu yapının mensupları futbolla yatıp kalkabilmektedirler.

Özellikle 2. ve 3. dünya ülke gençlerinin büyük çoğunluğunun at yarışı, futbol ya da benzeri aktiviteler üzerindeki fanatizm boyutlarına varan saplantıları bu örnekle rahatça açıklanabildiği gibi, kahvehane köşelerinde ömür, nikotin ve çay tüketen biyolojik olarak genç; sosyolojik olarak artık olan bünyeler bu verimsiz döngünün içinde uyuşup aptallaşmaktan, dahası geri kalabilmekten keyif almaktadırlar.

Kısaca; büyüklerine karşı gelmesi istenmeyen yeni jenerasyonun "meşin yuvarlak" doktrini ile sindirilmesi, "kızılcık tedavisi"ne göre daha yaygın 1 yöntemdir.


"Edo dönemi, Japon halk tiyatrolarında kanlı sahnelere ve şiddete yer verilebilirdi."

Putperest Larousse
 
posted by Aux Portes De L'Enfer at Çarşamba, Kasım 29, 2006 | Permalink |
Pazartesi, Ekim 02, 2006
Hayvan

Bitkiyle örülü bu duvarların arkasında, karanlığın krallığında, bu topraklarda hepimiz 1er hayvanız. Gözlerimiz, duyularımız, hislerimiz farklı olsa bile sahip olduğumuz tek beden bu karanlık, uğursuz toplraklar. Onlar bile bizim değil aslında. Çoktan geri alınmış 1 hayatı amaçsızca sürdürüyoruz. Hepimizin sahip olduğu tek savaşçı kimlik, aynı savaşa karşı sahip olduğumuz en güvenilir silah. Başkalarına ait olan yaşamı, bu karanlığın içinde solup giden bedenlerde yaşamak...

Sırtımdan akan çamurla karışık buz gibi terin, hırçın çalıların bana hediye ettiği çiziklerin arasından geçerken duyduğum acıyı hissediyorum. Acı hissedebilmek de yeteri kadar iyi aslında. Acı çekebiliyorsam yaşıyorum demektir. Yaşıyorsam hala 1 umut vardır benim için. Güneşi bana 1 daha asla göstermeyecek gaddara karşı, cenneti ve cehennemi bu topraklarda yaşatabilecek efendiye karşı hala 1 şansım var demektir.

Son kurbanımın, güdük dişli 1 yaban domuzunun yağlı kanı avuçlarımda kuruyup kalalı çok uzun zaman geçmedi. Hala yok edebiliyorum, ölümü getirebiliyorum demek ki. Hala mücadeleden kopmamış 1 savaşçıyım öyleyse, hala sol göğsümde taşıdığım kalbin atışlarından enerji bulabiliyorum...

Orman, asla başka 1 şeye benzetilemez, burada kurallar basittir. Güç yaşama şansı verir, bu şans da güven sağlar. Gözlerim bu meşum karanlıkta görme yeteneğini çoktan kazandı bile, tıpkı kulaklarımın sesleri almadan duyabildiği, tenimin dokunmadan hissedebildiği gibi. Bu ormandaki en akıllı hayvan benim, yalnız bu defa kurallar çok daha sıkıydı benim için.Eğer orman için olmam gerektiğinden daha fazla zekiysem, yapmam gereken şey ya aptallaşma fedakarlığını gösterebilmek, ya da aklımı yitirebilecek cesarete sahip olabilmek.

Ben ormanım. Ben ormanın 1 parçasıyım. Orman benim. Ben ormanım...

Derin derin acı nefesi ciğerlerime taşıyıp, mezarını sallayan 1 lanetlinin cesedi gibi titreyen bedenime yol göstermeye çalışıyorum. Orman benim sonum olmayacak öyleyse, gücümü toplamalıyım. Bu ormana hapsolduysam, buraya terk edildiysem, elbette bu orman da öncekiler gibi bana itaat edecek. Her ne kadar bu defaki karanlık kodes, gözle görülemeyecek kadar habis olsa da.

Attığım her adımda, döktüğüm her damla kanda hissediyorum ki; bu orman genişliyor adım adım. İçime çektiğim her nefes, bu ormanı daha da güçlü kılıyor. Ancak herşey hala karanlık, demek ki gece biteli çok oldu... Ancak o lanet bana ışığı göstermiyor. Ya ışıksız hayatta kalmaz mıyım? Ben ışığın ta kendisiyim. Kurtarıcıyım ben! O lanetli patronun hünerli karanlığına ayak uydurabilirim. Karanlığın ne olduğunu öğrenirsem ışığı baştan başa yayabilirim. Eğer onun karanlığı varsa, benim de ateşim var. Yakabileceğim herşey var burada. Belki de kendi savurduğum alevlerin arasında ben de tıpkı kuru 1 odun gibi yanıp gideceğim. Ama o ateş bu uğursuz karanlığı öldürebilecek. Karanlık öldüğünde yüzüm görünebilecek. Böylelikle tanıyamayanlar da, kabul edemeyenler de boyun eğecekler bana. Ben ateşe sahibim, ben güce sahibim. Bu iblis lanetini ortadan kaldıracağım.

Bunu yapabileceğim için 1 zamanlar asillerin arasında efendiydim, şimdi ise bu ormanın efendisi olabileceğim... Gücümün asıl kaynağı, dişlerim hala kesebilmesi, ellerim hala parçalayabilmesi, ayaklarım hala ezebilmesi değil. En güçlü silaha sahip olduğum için . Savaşçı kimliğimin temeli olan aklımı kullanabileceğim için. Çevremdeki her hayvanı gözlemleyip, onları alt edebilecek stratejiyi geliştirebileceğim için.

1 zamanlar mermer sunaklarda kan döken 1 rahip gibi, bu ormanı da kanla ve ateşle vaftiz edeceğim, böylelikle bu orman da benim ormanım olacak. Eğer bu sabah güneş doğmadıysa, ona güneşten daha büyük ateşi vermek için harekete geçiyorum. Artık zamanı geldi... Yeni ışık doğuyor, bu benim ışığım olacak. Işık yüzümü gösterecek ve gücüm okunacak gözlerimden.

İsyan başlıyor !
 
posted by Aux Portes De L'Enfer at Pazartesi, Ekim 02, 2006 | Permalink |
Cuma, Temmuz 07, 2006
ILU İŞTAR ÖĞRETİSİ
5108 yıl öncesinde başlamış "Karanlık Çağ" büyük 1 interkozmik dünyalar savaşına sahne olmaktaydı. "Demir Çağ" olarak da bilinen bu çağın adı "Kali Yuga" idi. Kali Yuga MÖ 18 Ocak 3102'de tam gece yarısı 00.00' da başladı. Halen Kali Yuga' yı yaşıyoruz. Kaldı ki Kali Yuga ve Kali birbirinden tamamen bağımsız kavramlardır, karıştırılmamaları gerekir. Benzerlik yalnızca Sanskritçe' de mevcuttur. Kali Yuga'nın "Kali"si "korkunç" anlamına gelirken, tanrıça Kali' nin kökeni zaman anlamına gelen "Kala"nın dişi versiyonudur. Gerçi, bu çağa hükmedenlerden 1 tanesinin de Kali olduğu düşünülür.

Kali Yuga'nın bitişinde ise Kalki olarak bilinen Avatar yeryüzüne inecektir. Krishna' nın görünümüne sahip olup, beyaz 1 ata binecektir. Sonunda yeni çağ olan "Satya Yuga" (Altın Çağ) başlayacaktır.

Kali Yuga'nın başlangıcını ve sonlanmasını "Balık Burcu Çağı" belirler. İçine gireceğimiz "Kova Burcu Çağı" bize "Işığın Güçleri"nin "Karanlık Güçler" üzerindeki nihai zaferini getirecektir. Hem şimdi içinde bulunduğumuz kozmozda, hem de diğer dünyada, dolayısı ile her 2 dünyada da varlığını sürdürecek olan interkozmik savaştan söz edilmektedir. Belki de tanımlanan savaş, bizim dünyamızla başka dünyaları içine almaktadır, belki de bu savaş 1den fazla dünyada farklı zamanlarda devam edecektir.

Tüm bunları içine alan öğretiye ise Akat-Babil "ILU ÖĞRETİSİ" denilmekteydi ve bu öğreti ilk Hristiyanlığın, yani Yahudileşmeden önceki Hristiyanlığın temelini oluşturmaktaydı.

Bunlara göre Rudolf Freiherr von Sebottendorff ya da gerçek adıyla Adam Alfred Rudolf Glauer' e (Dresden 9 Kasım 1875 - 9 Mayıs 1945 İstanbul) göre, ILU-İştar Kutsal Metinlerinde açıklanan "ILU Öğretisi" şöyledir :

1- Dünya, kozmoz ve herşeyden önce erkek ve dişi ruhsal gücü taşıyan "ILU Güçleri" vardı.
2- Bu 2 güç çarpıştığında 1çok sonlu ve sonsuz dalgalar yayılmaya başladı. Bu tohum dalgaların en büyüğü "IL" en büyük "Tanrı" (IL-ANU / Odin ya da Tanrı) oldu.
3- IL-ANU ve onun yaşam tohumlarıyla beraber herşey zamansız ve mekansız 1 sonsuzluğun içinde bulunmaktaydı.
4- IL-ANU daha sonra Mummu' yu yani zamanı ve uzayı yarattı.
5- IL-ANU "Ebedi Işığın Dünyalarını" ve "Tansrısal Krallığı" yarattı.
6- O, Krallığına bütüm tohumları katarak "hayat" verdi. Daha önceden bütün yaşam formları 1 kabuk (ruh) ve çekirdekten oluşmaktaydı. Hayat verildikten sonra ebedi 3lü oluştu. Ruh, beden (yaşam) ve can.
7- Tanrının Krallığının parlak dünyalarını yaşam sarmaya başladı. Bitkiler, hayvanlar ve insanlar varoldu. "Igıgi" (melek) ve "El" (büyük melek) de insan benzeri yaratıklardı.
8- "El-Şadday" adındaki 1 "El", taraftarlarıyla birlikte Tanrının Krallığına isyan ederek, ışık krallığını terkederek muhalif 1 krallık kurdular.
9- Tanrının krallığını terkederek El-Şadday' ın izinden giden melekler, cehennemin IL-ANU' nun krallığından daha güzel olduğunu sanıyorlardı. El-Şadday ise yalnızca kendisine tapılmasını istiyordu.
10- Cehennem yoluna düşen melekler, ilahi bedenlerinin oluşturduğu titreşimleri kaybederek unutkanlığın güçsüzlüğüne düştüler.
11- IL-ANU, içinde bizim dünyamızın da içinde bulunduğu yeni kozmozu yarattı. Bu dünyada kaybedenlere yeniden bedenlenmeyi sağlayacak titreşimi verdi.
12- IL-ANU, aşamalı olarak bu dünya ile birlikte "diğer" taraftaki dünyaları yarattı. Bu dünyalar, 1 zamanların düşkün melekleri olan insanlara dünya hayatını terkettikten sonra gittikleri, yani dünyevi ölümlerinden sonra vardıkları Tanrının Krallığındaki yurtlarına dönüş olanağı veriyordu.
13- O zamandan beri "Işığın Güçleri" ile "Karanlığın Güçleri" arasında yani IL-ANU ve El-Şadday' ın arasında savaş sürmektedir.

ILU öğretisine tüm dinlerde gizlenmiş olarak rastlanabilir. Gizli örgütler ise, tüm zamanlarda -büyük kayıplar verdiklerinde dahi- bu bilgileri saklamayı başardılar. Işık tanrısının ve karanlığın efendisinin savaşı ILU Öğretisi' nde anlatıldığı şekildedir.
 
posted by Aux Portes De L'Enfer at Cuma, Temmuz 07, 2006 | Permalink |
Cuma, Haziran 16, 2006
Cehennem Kaçkını

Yorgun argın, isteksizce ama aniden uyandığım o buz gibi, kapkaranlık sabahla başladı tüm uğursuzluklar ve acı veren sessizlik. Ayaklarım yataktan çıkar çıkmaz direndiler bu acımasız dünyaya tekrar basmamak için. Çaresizce itaat ettiler. İlk adımlarımdan itibaren içimi kaplayan huşu ve tüylerimi diken diken eden ürpertinin kaynağını hemen hemen kestirmeye başlamıştım ki, o tok sessizliğin içine karışıp tüm hislerimi alt üst eden iğrenç, mide bulandırıcı kokuya 1 de çığlıklar eşlik etmeye başladı. Rutubetin ele geçirdiği bakımsız duvarların arasında yankılanan o çığlıklar. Tıpkı aklını yitirmiş bir canlının, hiç1 insanın gırtlağından çıkamayacak kadar çiğ ve yırtıcı sesi kadar kıpkırmızı 1 ses. Adımlarım karanlıkta atıldıkça burnuma gelen yoğun kan kokusu bastırılmak şöyle dursun, yine o nefret ettiğim kesif dışkıyla karışık safra kokusu karnımın içinde 100lerce jiletin ağırlığıyla ezilen damarlara teslim olmuşcasına zalim 1 ağrıyı azdırdı. Bu iğrenç 100 yıllık binada, benden başka tek 1 canlı yokken, bunca eziyete ve bakımsızlığa rağmen, kimselerin hatırı olmaksızın beni taşıyan bu saçma sapan beton yığınına teşekkür ederek, ruh halimi de sancılarımı da kanalizasyona atabilme umuduyla tuvaletin kapısının önünde durdum.

Sanki yıllardır olması gerektiği yerde 1 anahtar varmış gibi dalgınlıkla uzanan parmaklarımı, ayrık duran çıplak tellere değdirmeden kendime geldim ve telleri ucu ucuna kenetleyerek, idrar kokulu tuvaletin bıkkınlık veren sapsarı ölgün ışığını yaktım. Asla 1 kapısının varolmadığını hatırladığım kirişten geçerek, kara sineklere oğul veren klozetin önünde dikilip, manzaranın iğrençliği karşısında dehşete kapılmadan, üzerine konan 10larca sineği def ederek işimi gördüm, ta ki klozetin içinde kahverengi balçıksı sıvının içinde yarı batık elin buruşuk derisini görmezden gelmeyi bırakana kadar.

Hafızam çok güçlü değildir, hiç1 zaman da net olamadı, ancak 3 ya da 4 gün öncesinde oraya bırakıldığını tahmin ettiğim kadın elinden mümkün olduğunca dikkatimi kaçırarak klozetin kapağını indirdim. Lavaboya dönüp hatırı sayılır 1 ıslık patlatan musluğu açtıktan sonra, çamurlu suyu tamemen kusmasını bekleyerek sıradaki ritüele başladım. Çok büyük 1 titizlikle, buz gibi suyun uyuşuk yüzümü ele geçirip, kaşlarımın arasından tüm yüzüme yayılan o sıkışık, dişlerimi kamaştıran ağrının beni ele geçirmesini izin verdim. Gözlerimi ve dudaklarımı kaplayan o sinsi ağrıyı aldıktan sonra, neredeyse beni bütün gün ayık tutacak soğukluğu tamamen hissedebilmek için dakikalarca yüzümü sudan ayırmadım.

Morarmış tırnaklarım ve çılgınlar gibi titreyen ellerim izin vermediği için kabloları ayırmayarak açık bıraktığım tuvaletin bıkkın ışığının önüme düşürdüğü gölgeyi takip ederek sabırsızca kokunun geldiği odanın kapısına doğru yürüdüm. Geceki ruh halim ve heyecanımla nereye bıraktığımdan bihaber olduğum anahtarı bulmaya çabalamayarak, kilitli kapıya yüklendim. Menteşeleri de en az binanın maruz kaldığı kahır kadar eski olduğundan 3-5 denemenin ardından kapı yerinden çıkarak içeriden gelen iğrenç kokunun gözlerimi seyirtmesini hayretle karşıladım.

Odanın dışarıdan yeni doğan şafakla aydınlatıldığı taş zemininde, kalıntılarından ancak 1 insan olduğu fikrine varılabilecek et yığınının morarmış cildinin ve çürümüş etlerinin parçaları arasında, varolmayan gözlerle bana bakan kafanın, derisi alınmış alnına ve kalıntılarının yok sayılacak kadar az kaldığı kafatasının kemirilmiş kenarlarına baktım. Sanki dili saklandığı et yığınının altından çıkıp gelebilse de yerine dönebilse bana "Günaydın" diyebilecekmiş gibi 1 hali vardı. Kopmuş kulak kepçesinin işaret ettiği delikten sarkan deri ve beyin parçalarının yapışıp kaldığı yerin hemen önündeki et parçası tam olarak neydi farkında varamadım ancak üzerine kazınmış 5 köşeli yıldızın etrafındaki pıhtılaşmış kanın net görüntüsünden anladığım kadarıyla pek de tüylü 1 bölgeye ait değildi.

O sabah için canımın 1 kahvaltı istemediğini düşündüm, patlak ciğerlere basmamaya dikkat ederek, eğilip kopardığım ufak et parçasını çiğnemeye başladım. Vücut sıvıları ve kandan kayganlaşmış taş zeminin buz gibi çehresi ayaklarımın tabanlarını ağrıtırken, benim tek düşünebildiğim bu cesetten kurtulabilmek için yine soğuk 1 duş, temiz giysiler ve ardından sahildeki hayvan satıcısına yapacağım zoraki yolculuk ve ne yazık ki sonunda kendi besinleriyle aynı kaderi paylaşacak olan piranalar için pazarlık yapmak olacaktı. İşlerini bitirdikten sonra ihtiyaçları olan tek şey sularına katacağım alkolle körelmeleri ve buna rağmen iştahlarının açılması, ardından tek 1 tanesi canlı kalana dek salonumun neredeyse tamamını kaplayan cam havuzun içindeki çılgınca yaşam mücadelesi olacaktı. Tüm piranalar sırayla ölümü tadarken ben ise uçurtması bulutlarla yarışan 1 çocuğun heyecanıyla bu kıyıma tanık olacaktım. Son kalan pirana ise filenin yardımıyla yakalanıp çiğ çiğ tavada piştikten sonra, iç organlarının sağladığı eşsiz tad dokusu sayesinde midemi dolduracaktı.

 
posted by Aux Portes De L'Enfer at Cuma, Haziran 16, 2006 | Permalink |
Orfer til stål


 
posted by Aux Portes De L'Enfer at Cuma, Haziran 16, 2006 | Permalink |
Pazar, Haziran 11, 2006
The Demise Of Humanity
Human is the most respectively part of nature. Nature is everything, thus created, thus survived. There is nothing called living, that does not struggle for life, struggle for continuity. The main task of every living form, is to survive and reproduce, to bring life to a new generation that will represent.

The present form of earth, the planet that is called world, has many controversial traditions, but only one kind of law. The natural laws. The laws of nature are simple, but worth thinking.

There is only one order, the order of the nature; any other thing which is despited to order of life, is meaningles and inadaptable.

So, every living form, has to behave in order to it's own food network. No more or no less. In example of a sloppy or poor feeding human gets weaker and suffers. This makes him out of the game of life. DO NOT FORGET, It's a war, such as everthing...

Life is a war, a war aganist death. The more you are powerful, the morer you deserve. The more you are weaker, the more you are silent. It is not the nature put you in terms, but you are. Humanity has to response in a struggle aganist the demise of die out. Because humanity behaving like there is no other menace than junk of life. In fact, this kind of an identity is junk. It will be explained later.

No such nature has a luxury to waste itself. Nothing is existed to be wasted. But, anykind of sacrifice will bring down any individual. DO NOT SACRIFICE. But share. Sacrifice has no other meaning. It's a great lie that sacrifice is trade. There will be more negative results as long as sacrificing becomes an habit, period. It is a good example that give alms to a beggar. Even, beging means loss, the charity will be more destructive force on a state of economy. There is no gain or such a condition about charity, only making weaker the economical status of the state by giving a small time hapiness to a beggar. This makes the whole state becomes poor and making strong the weaker.

Do not feed a foreign starving child. There is no example about this in nature. Is it even seen that a lion feeding a small, weak antilope? But it is seen that the mother lion feeds own whelp.There should be small fishes as long as the big ones should exist. For gaining a small hapiness, a good consience; turns gears of the system running backwards. Do not allow this, we are all a part of this system, that is called earth.These are the rules of this place. It may be called that there are some different rules, may be called "meritorious". But it is absolutely fictional. There is no other type of nature, wasn't, won't. As long as the nature has it's own standarts, we have to behave parallel to these.

There is nothing more dangerous than a nation that lost moral, a vice one. Altough, the specified matter are the urban nations, the undomesticated ones are non concerned. Large population and unemployment has to be avoided. These will bring crime. The crime will strangle the future of a nation. The moral has to be kept. There is no such precious thing than a surviving, continuing good moral. As long as the masses educated, cared and kept alive, they may be useful. But it is another great lie that minorities exist. This is separitsm, a separatism aganist the mainland and nation. Today, nations which allow minorities to behave free, they fall. It is a great job to make the nation stand, so far. Minortiy based terror is a rodent that carrodes feets of a nation. Do not let anybody behaved different only for they have different identities other than you.

It is a great lie that, there is something called "equality". Equality only exists between pages of math books. There is no such equality on earth, wasn't and won't. Equality is tottally despited the form of nature, altough the differences and variabilty of everything. It is absurd that a goat and a tiger has the same rights in nature. No, really not. Equality is the lie of the weak. It is a shame for all that, weak shows religion as a source for equality. So, as it seen; fictionality gives birth to lies.

For keeping the nation strong, keeping tight and sharp, prostitution and drugs have to be destroyed. In the other meanings; the evil, the menace to the society must be swept. Not only the individuals of crime, their partners have the same kind of damage to the society. Nations which lost their way with prostitution and drugs, are totally lost. Enlightment may find a route with a brute force, but it is no important that a clean nation. Bruises may get well soon, that time the friendship and solidarity of the nations shall ease the pain. A well confronted ex-addict may not be a menace, no more.

Strong nations only stand with a strong society. It is know that terrorist organisations, mobsters derive with prostitution and drugs. Keep these out ou your body, out of your home, out of your neighborhood, out of your town, out of your country. Let the monkeys play with bananas, but do not ever play with babanas or with the monkey. As written above; the junk, whatever stinks has to be swept out of the society. There may be nothing called "diabolical" or "brute" aganist prostitution and drugs. They deserve the most merciless and solid resistance and struggle. Any type of behavior may be right on the way of sweeping, nothing has to be called inhuman on this. Any type of power which terminates prostitution and drugs, is savior of the nation. The demise of humanity lies under the name of prostitution and drugs. The individual can not be called human as long as, has no self-respect.

Do not let your children lost their identities. Loss of a children's identity will make the future of nation unprincipled and ustable. A lost nativity of a nature is the vanishing point. Any future that has no proud with it's past, is loss. Avoid this.

TV and media create greatest opportinuties to corrupt states. The nation must not be the fish in the media boss' pool. The greater media is, the great opportunities of nation may bitten by the jaws of lies. Exploited desires makes each individual a puppet under the strings of networks. To make masses believe, media shall not fear to corrupt the reality or the history, or even may add noticeable truth in lies. The blood of media is lies that spreads a sweet sleep to nations. No media or network desires a questioning, inspecting society. Soccer, magazines, sickly private lifes, confession shows lowers the understanding of moral. An organised and honored struggle will be enough to shut the deceiver media.
 
posted by Aux Portes De L'Enfer at Pazar, Haziran 11, 2006 | Permalink |
Salı, Haziran 06, 2006
Basic Facts Of Life

In the line of fire; people ask me about it. "What ?", "when ?", "how ?", "why ?", " why to ?" and "why not ?". I've always tried to get a straight route and a straight manner, but people are not satisfied by the answers due to they will not be able to get over some questions when they are questioned.

The "always answer" was not enough to concern their care and easy feelings so, many of the words are regardless and meaningless, also "not even an answer" they called.

Because of people use much more than required emotion when talking, the talking looses route or the words got the condition worse, not so good, even not the same as before.

It's a pity that people use their talking talent as a weapon or a shield, also not talking, the silence as a shelter. If it's a war, you have to fight, but if it's a dialogue, you have to talk like a modern human being.

When the heartbeat or the tension of the voice gets crazy, then all hell brakes loose. It is not a damn fictional game, it’s about one of the most substance forms of life, the human relationship. There are a few orders or codes in elements of multi human connectivity. These are; trust and respect. Both must be installed on any “human” to have the correct relationship.

Human is also an animal, but this not mean that we are altered beasts. The difference between human and any other things is the moral. Even a raven may talk, this means wisdom. Even a crow may set a snare, that means intelligence. Even a fox may follow strategies and tactics, this means cunning. But any other thing called more than living has not the moral, due to human has.

The straight lines of moral must be drawn as clearly as any other would receive a relationship based connection and to be behold. One of the basic studies of human life is to show others what you are, how wise you are or how strong are you. These are the domestic tasks of anything should be human.

 
posted by Aux Portes De L'Enfer at Salı, Haziran 06, 2006 | Permalink |
Cumartesi, Mayıs 27, 2006
Cenazecinin Cenazesi
Şimdiye kadar katıldığım en kötü cenazeydi. Hiç bu kadar acısını, hüzünlüsünü görmemiştim ancak yine de anımsamakta zorlanıyorum kimin cenazesi olduğunu ve ölüm nedenini. Yüzlerce insanı son yolculuğuna uğurlayan ben, binlerce kez ölümle aynı yolculuğa çıkan ben, hazmedemiyorum. Bu; olmaması gerektiği kadar köü 1 cenazeydi. Hiç bu kadar acısı olmamıştı. Ölüm hiç bu kadar karanlık değildi...

Mezarlığın hemen arkasındaki karanlık, izbe, küf ve dert kokulu oddaya giriyorum. Aslında, bu odadan mezarlığa bakıldığında, sevimli 1 avlu olarak görünür mezarlık... Huzur ekilmiş 1 sefa bahçesinden fazlası değildir. Ancak, mezarlıkta durup da; bu odaya bakmaya pek de öyle meraklı değildir gözlerim. Ne de olsa o çivilerle delik deşik olmuş, içine küf yayılmış, nemin kemirip bitirdiği duvarların arasında şimdiye kadar ne tatsız, ne acı olayları yaşadım. Bu odadan nefret ediyorum. Şanslıyım ki, kendi odam, bu uğursuz kutu değil de 1 merdivenin dibindeki koridor boyunca uzakta...

Fethettiği şehrin sokaklarında şerefle ilerleyen kralların üslübuyla koridora yöneliyorum, aklımda az önce sonlanan cenaze törenini yoğurarak. Derken, duvarın önüne bırakılmış, gevşek, şişkin 1 ceviz çerçeveye emanet edilmiş o devasa aynada görüyorum. Görüyorum, ama neyi?

Üzerimde simsiyah takım elbise var. Cenazeci kostümü... Ölümle az önce öpüşmüş dudaklarımdan tüm yüzüme yayılan, bembeyaz hayalet ışıltısı, Merhametsiz Tırpanlı' nın pelerinini anımsatan, omuzlarımın taşıdığı siyah, dalgalı uzun saçlarım. Kendimle dalga geçiyorum, tıpkı ölümün benimle dalga geçtiği gibi.

Gözlerimi 1 an olsun aynadan kaçıracak oluyorum, aynanın diğer tarafında beliriveriyor. Üzerinde gelinlik desem değil, elbise desem değil simsiyah 1 giysi var. Onun da teni benim gibi, güneşten korkan ölülerin gurur duyduğu kemik beyazlığında. Dudaklarına belli belirsiz 1 morluk düşmüş. 1 zamanlar aralarında parmaklarımın heyecanla dolaştığı saçlarını özensizce topuz yapmış, başının üzerinde zoraki taşıyor. Pek de meraklı görünmese de, o da beni inceliyor aynanın diğer tarafında, benim olmam gereken yerde durup bana bakarak. Acaba çok mu şey istiyorum aynanın her 2 tarafında da olmak isteyerek?

"Dayanılmaz 1 cenazeydi" diyorum, ben konuşurken onun da sesi geliyor, dudakları benimle hareket ederken, sesi benimle birlikte çatlarken. Bu kadarı da fazla değil mi? Ayna' nın gösterdiği aynılık...

Bütün vucudu, yerinden kalkmaz mağrur 1 heykelin edasıyla duruyor öylece karşımda, dudaklarımdan tüm benliğime yayılan dondurucu soğuğu hissederken. Derken; nefessiz, inip kalkmaz göğsüne bakıyorum. Tam kalbinin olduğu yerde, çenesine kadar kapalı, dantelli giysiye meydan okurcasına oluk oluk kan akıyor. Aşağı doğru süzülüyor kanı. Loş odanın kahrolası karanlığında, ufacık parıltısını görüyorum ölgün kanın. Dokunacak oluyorum kanayan yarasına, parmak uçlarımın kanlı olduğunu farkediyorum. Benim kanım çoktan süzülüp yetişmiş parmak uçlarıma, vücudum kaskatı buz keserken. Kendi göğsüme bakıyorum, benim kanımın da duracağı yok adeta, oluk oluk kan geliyor. Sinir bozucu 1 sakinliğe bulaşmış, hiç istifini bozmadan akıp duran kana lanet ediyorum.

Elindeki süt beyazı merhemi bana uzatıyor aynanın diğer tarafından. "Al bunu sür yarana" diyor. Parmak uçlarım kabın içindeki merheme bulanıp, yaranın etrafında gezinirken, ensemdeki yılanın ısırığına feryadımı koparıyorum. Alevler beliriyor parmaklarımın uçlarında. Yara ise, cehennemin dipsiz çukurlarından kopup gelmiş şeytani ateşlere ocak olmuş... Alevler tüm vücudumu sararken, medet umarcasına bakıyorum beni küçümseyen gözlerine. Soruyorum, "Bunu bana neden yaptın". "Çok safsın, hemen de inandın" dökülüyor alaycı gülümseyen dudaklarının arasından. Bütün vücudum alevlerle kaplanırken, ayakta duran bedenim kömür 1 blok gibi yanarken, son 1 tebessüm edip arkasını dönüp gidiyor ben bu ateşin içinde erirken... Artık hiç1şeyi göremiyorum. Zaten görülecek ne kaldı ki...
 
posted by Aux Portes De L'Enfer at Cumartesi, Mayıs 27, 2006 | Permalink |
Cuma, Mayıs 05, 2006
Sesim Kısıldı
2 gece önce epey terlemiştim, üstüne de sağlam 1 rüzgar yedim İstiklal' de... Ordan belliydi zaten... Dün sabah kalktığımda sesim Darth Vader gibi çıkıyordu, yaklaşık 45 dakikaboğazımı temizlemek için harcadım. Gündüz daha iyiydi, sonra akşama doğru yine sesim bozulmaya başladı, Lemmy Kilmister gibi çıkıyordu. Sabah kalktığımda herşey yerli yerindeydi şimdi ise sesim tamamen gitti. Normalin %2~3'ü kadar sesim ancak çıkabiliyor, ama nasıl iş anlamadım Alessandro Alessandroni gibi ıslık çalmaya devam edebiliyorum, az önceki performansımdan da son derece memnunum. Umarım yakın zamanda düzelir. Bu arada kullandığım ilaçları da sıralamakta fayda görüyorum :

zitromax hergün aynı saatte 1 tane 3 gün süreyle
sudafed günde 3 tane 8 saat arayla 5 gün
apranax / naproxen türevleri sabah akşam 1er tane 5 gün
gargara günde 3~4 defa
otrivine ~ 5 gün
yoxa : 1 su bardağı suyun içine 1 çay kaşığı sodyum1carbonat, 1 çay kaşığı tuz, karıştır
B C vitaminli 1şey supradyn olabilir.

Geçmiş olsun...
 
posted by Aux Portes De L'Enfer at Cuma, Mayıs 05, 2006 | Permalink |
Pazar, Nisan 30, 2006
Satranç Musibeti Hakkında...
Satranç şöyle de iyidir, böyle de süperdir şeklinde laf salatası yapacak değilim, zaten saçma sapan 1 şeydir. Basit, sığ ve yapay 1 havası vardır.

Satranç sanıldığı gibi insanlığın yararına ortaya çıkmış 1 oyun değildir. Hele ki zihin sporu hiç değildir. Dikkat ederseniz; rehabilitasyon merkezleri, sığınma evleri, yurtlar gibi insanların üretim ve efektif çalışmalardan uzak oldukları mekanlarda sıkça oynanmaktadır. Sonuç olarak; akıl, mantık, fikir ve strateji gerektiren 1 oyun olsaydı, akıl hastaları oynamazdı.

1 de, savaş simülasyonu olduğu söylenir ki, konuyla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Hatta, arnavut kaldırımda oynanan tek kale maç, satrançın cephe savaşına benzerliğiyle orantılandığında, dünya kupasının simülatörü olabilmesi daha yakın 1 olasılık olarak görülmektedir.

Satranç kuralları, saçma sapan, mantıksız yönetmeliklerden daha ileri değildir. Örneğin, tahta üzerindeki en hafif birlik olan piyonu ele alalım. Piyonun amacı, arkasındaki orduya öncülük etmek, ilerlemesini sağlamak ve ilk çarpışmayı göğüslemektir. Ve bu yüzden en hafif birliktir. Aynı zamanda da en kısıtlı hareket hakkına sahip olan birliktir. Hafifliği piyona çeviklik kazandırmaz, tahta ya da iddia edildiği gibi savaş alanında ağır aksak hareketini sürdürür. Bunun yanı sıra tüm taşların farklı rotasyonlarda uzun mesafeli hareket yetenekleri oluşu, piyonun kısıtlı hareketiyle tam 1 çelişki oluşturmaktadır.

Diğer taraftan, 1 tarafın tüm taşları oyun dışı kalmasına rağmen, tahta üzerinde 2 adet şah olduğu sürece oyun aynı şekilde devam edebilmektedir. Savaş alanında, tüm ordusu katledilmiş 1 komutanın, ne kadar yetenekli ya da üstün olursa olsun, elinin kolunun bağlı olup, dezavantajlı konumda oluşunu göz önünde bulundurursak, taraflardan 1 tanesi her kaybettiği taş için belirli ölçüde penaltılar almalıdır. Örneğin; siyah şah, 10 tane beyaz taşa hala kafa tutabilir, ancak siyah taş bazı yaptırımlarla karşı karşıya kalmalıdır. Siyah şah, 1 Field Operator olsa bile, tek başınadır ve bu defa uygulanması gereken cephe savaşı değil gerilla savaşıdır.

Kısacası, satranç olmaması gerektiği kadar yanlış dengeler üzerine kurulmuş 1 oyundur. Zayıf ve yanıltıcı 1 yapısı vardır. Sanılanın aksine düşünmek yerine ezberlemeye sevk eder. Yapay zeka uygulamalarında, en temel fonksiyonların, veri tabanları tarafından depolanmış, 1 diğer deyişle ezberlenmiş santranç hamleleri olması da düşünmekten ne kadar uzak olduğunu göstermektedir. İnsanlığın uzak tutulması gereken, yüzyıllar önce Hindistan'dan çıkmış 1 iblisliktir, Kali icadıdır.
 
posted by Aux Portes De L'Enfer at Pazar, Nisan 30, 2006 | Permalink |
Pazartesi, Nisan 10, 2006
Bileğim nasıl kırılmadı ?
Ben insanlara "Bana 1 şey olmaz ! " dediğimde inanmıyorlar, neden? Çünkü beni de kendileri gibi insan sanıyorlar. İnsanüstüyüm ben. İnsanlığın üzerindeyim. Kötüye 1 şey olmaz zaten. Peki ben kötü müyüm? Değilim tabii ki... Chaotic Neutural'ım ben. Neyse, iyi ya da kötü olmamla 1 ilgisi yok bana 1 şey olmamasının.

Görüldüğü gibi, alkol, Uludağ, snowboard, adrenalin derken aşırı hızın etkisiyle kendimi yerde bulmuşum tıpkı fotoğrafta görüldüğü gibi. Ayak bileğim kırılmadı. Dediğim gibi, kötü 1 şey gelmez benim başıma. Terminatörüm ben ! Bileğimi kırmam, kırsam da belli etmem, sineye çekerim. Tolgay'ın afallamış hali de fotoğrafın sağında görülüyor... Kimse inanamadı bu düşüşten sonra bana 1 şey olmadığına. Ben zaten biliyordum olmayacağını, hiç şaşırmadım bile... Ama dikkatli olmak gerek. Belki 1 gün büyü bozulur, başıma kötü şeyler gelebilir.

Tanrı Kraliçe'yi korusun, Kraliçe de beni korusun !
 
posted by Aux Portes De L'Enfer at Pazartesi, Nisan 10, 2006 | Permalink |
Cuma, Mart 31, 2006
KOLTUKALTI

Kafasız çocukların yeryüzünde yürüdükleri gün başladı herşey...

BÖLÜM 1

Sinirli sinirli yürüyordu Raimongelle, arkasında ise kardeşi Craven... O gece evden kovulmuşlardı. Yemek masasında başlayan tartışma gittikçe uzamış en sonunda babaları onları evden kovmuştu.

Evden ayrıldıktan sonra pek de kalabalık olmayan ara sokaklarda, tıpkı kendileri gibi ipsiz sapsız bitlerin uğrak alanı olan 1 barda kafaları çekmişti 2 kardeş.

Babasının Raimongelle' e vurması halen gözlerinin önünden gitmiyordu Craven' ın. Craven 1 an için Raimongelle'nin çıldırıp babasına saldıracağını düşünmüştü ancak hiç de öyle olmamıştı. Raimon, evden çıkarken son 1 kez kardeşinin gözlerinin içine bakmıştı.
Artık o ev onların evi değildi...

Doğup büyüdükleri, yaşadıkları Koltukaltı neredeyse yarı yarıya pirelerin ellerindeydi artık. Bu, başta Raimongelle ve kardeşi Craven olmak üzere tüm bitleri çileden çıkartıyordu. İşler göründüğü kadar basit değildi. Pireler, bitleri işsiz bırakıyor,
bitlerin alışık olmadıkları zoraki yaşama sürüklüyordu. İşler artık öyle 1 raddeye gelmişti ki, genç bitler ve genç pireler artık kanlı bıçaklı 1 savaşta yer alan 2 düşman çetenin askerleriydi.

Raimongelle, Bit Gücü, ya da diğer adıyla Bit Gururu'nda lider konumundaydı. İçlerinde en zeki olanı oydu. Tamı tamına 2 kez baştan sona okumuştu Mein Kratzen'i (Kaşıntım). Bit Öğretisinin 88 maddesini ezbere biliyordu, kafası dazlaktı,
sol göğsünde 1010 0001 dövmesi vardı ve dahası Raimongelle'nin 2 karış keçi sakalı vardı. İşte bu yüzden liderleri oydu.

Koltukaltı'nın ter kokan, dar, kıllı sokaklarında yalpalayarak yürüyordu 2 kardeş. Raimongelle, sağ ön bacağını duvara dayadı ve çöplerin
arasına kusmaya başladı. Alkolü fazla kaçırmıştı, deli gibi kusuyordu. Gözleri karadı ve sendeledi. 1kaç saniye sonra kendine geldiğinde sokağın ucunda 3 iri pire ve 1 kene Craven'ın etrafını sarmıştı. Kene, Craven'ın ön bacaklarını arkadan yakalamış,
diğer 2 pire de omuzlarından yakalamıştı. Pirelerin içinde en iri olanı çaresiz durumdaki Craven'ın yüzüne vurmaya başladı. Çocuğun yüzü kana
bulanmıştı ama "gık" bile demiyordu.

Raimongelle, hemen kendini toparladı, sokağın sonuna doğru koşmaya başladı. Kene ayak seslerini duyup arkasına döndüğünde gördüğü en son şey
Raimongelle'in botlarının tabanı oldu. Kene sırt üstü tıpkı kökünden kesilen uzun 1 kılın yere çakıldığı gibi çakıldı. Bu sırada sağdaki pire dengesini kaybedip ellerini Craven'dan ayırdı. Bu arada Craven tam sağındaki pirenin dizlerine tabanlarıyla vurabildiği kadar hızlı vurdu. Raimongelle de bu arada ayakta kalan diğer 2 pireyle ilgileniyordu. Soldaki karnına aldığı darbeyle yere yığıldı ama karşısındaki iri
pire o kadar da kolay pes edeceğe benzemiyordu. Raimongelle vurabildiği kadar sert pirenin alnına yumruk attı. Pire sendelemedi bile... Raimon, pirenin boğazına sarıldı, derken pirenin belinden Güney Afrika yapımı Vector CP-1 çektiğini gördü, tam silaha atılacaktı ki, boynuna dolanan zincirle nefesi kesildi. 2 eliyle boğazını sıkan zincirden kurtulmaya çalışıyor 1 yandan da ayak bileğinin ne zaman nasıl kırıldığını görmediği yerde kan revan içinde yatan kardeşine doğrultulmuş silaha bakıyordu...

Raimongelle, sol arka bacağı üstünde zıpladı, ağırlığını geriye doğru verirken, sağ arka bacağıyla pirenin ayağına tekmeyi bastı, silah ateş aldı, 9mmlik mermi Craven'ın arkasında yerde yatan kenenin boğazına saplandı. Raimongelle zinciri gevşetmeyi başarabilmişti, bacaklarını yukarıya kaldırıp kendisini arkaya devirdi ve pirenin arkasına geçti. Artık boğazına zincir dolanmış olan pireydi, tek eliye zinciri tutarken diğer eliyle 40 kalibrelik Ruger P94'ünü çıkarttı. 10 el silah sesi duyuldu. 2 pire ve 1 kene ölmüş, pirelerden 1i çoktan kaçmıştı. Craven'ın ise
ayak bileği kırılmıştı. Raimongelle ise sağlamdı ama o da nefes almakta güçlük çekiyordu. Cebinden 1 tane Camel çıkartıp yaktı.

1kaç dakika içinde 2 kardeş kolkola girmiş eski 1 garaja doğru yürüyorlardı. Craven'ın bileği için 1şeyler yapılması gerekiyordu. Garaja girince Raimongelle sol taraftaki tezgahın üzerindekileri yere döküp kardeşini yatırdı. Bu sırada garaj kapısı kırılarak içeri silahlı 20 polis daldı.

1Kaç hafta sonra Craven suçsuz bulunup serbest bırakılmıştı, Raimongelle ise o kadar da şanslı değildi. Götçatalı Eyalet Hapishanesinde 5 yıl ağır hapis
cezası vardı. Raimongelle, Craven'ı uyardı, o hapisteyken asla onu ziyaret etmeyecekti.

BÖLÜM 2

Leş gibi kokan, kirli, pis, zifiri karanlık hücrenin kapısı açıldı. Tüm mahkumlar anonsla hücrelerinden çıkıp koridorda sıra oldular. Raimongelle de aralarındaydı. Pireler, keneler, bitler, tahta kuruları, uyuz, içeride ne ararsan vardı. Raimongelle aptal değildi, eğer kısa süre içinde 1 gruba dahil olmazsa başına gelecek en iyi olasılık ya 1 gardiyanın, ya da iri kıyım 1 pirenin "gelini" olmaktı. Avluya çıktığında, gruplar halinde volta atan, çene çalan 10larca mahkum dönüp Raimongelle'e baktı. Kararını çoktan vermişti, bitlere doğru yürüdü. 1 bit olarak en iyi yaptığı şeyi yapmaya başladı, yemek saatine kadar sert kıllı deriyi kaşıdı.

Yemekhanede kendisi gibi diğer bitlerle tanıştı, artık 1 gruba dahildi.

Aylar geçtikçe Raimongelle, hiç1şeyin göründüğü gibi olmadığını anladı. Aslında herşey baştan sona yalandı. İçerideki bitlerden hiç1i bu yalana inanmadığı halde inanıyormuş gibi davranıyorlardı. "Üstün bitler". Yalandı... Artık onun için 8 bit 1 byte etmiyordu. Bu düşünceler onun gözünde tüm haşeratın eşit olma fikrini doğurduğu gibi, git gide yıllarca inandığı öğretilerden, doktrinlerden kopmasına neden oluyordu. Artık 2lik sayı sistemini red etmişti. Binary koda inanmıyordu. Üstüne üstlük artık kafasını da kazıtmıyor saçlarını uzatıyordu.

1kaç haftanın sonunda, hapishane avlusunda Raimongelle yeni arkadaşlarıyla avluda uzun eşek oynuyordu. Bitler ise 1 köşede oturmuş kinci bakışlarla onu izliyorlardı. Oyun bittiğinde Raimongelle hücresine yöneldi, ancak hiç de alışık olmadığı 1 durum söz konusuydu; koridorlar, hücreler bomboştu. Adımlarını hızlandırdı. Hücresine girdiğinde ışığın yanmadığını farketti, tam o sırada hücrenin kapısı
arkasından kapandı. Ne bok yiyeceğini şaşırmışken, boğazına dolanan Özdilek havlu nefesini kesti. 1 byte edecek kadar bit sırayla ona sahip oldular.

Hapishane revirinde kendine geldiğinde, sedye arkadaşlarından 1inin Iden adında homoseksüel 1 şarkıcı olduğunu farketti. Burası artık ona göre 1 yer değildi. Kendisini toparlayıp buradan kaçmalıydı. İçeride geçirdiği her saniye işlerin daha kötüye gitmesine neden oluyordu. Topallayarak tuvalete girdi. Duvardaki havalandırma penceresi ancak 1 bitin sığabileceği büyüklükteydi. Tam çıkarken içinden, eğer buradan kendisi geçebildiyse, hırsız da girebilir diye düşündü. 1 şeyler yapmalıydı. Ama hayır, çalmak kötü 1 şeydi! O her ne kadar, 1 katil, tecavüz mağduru da olsa hırsızlık yapamazdı...

Aradan 5buçuk saat geçmesine rağmen Raimongelle halen hapishanenin çatılarında dolanıyordu. Artık yürüyecek hali kalmamıştı. Topallayarak bu işi başaramayacaktı. Aklına 11 başka dahiyane fikir geldi, ancak içlerinden en mantıklısı kemeriyle bulabildiği en uzun kıla tutunarak hapishanenin dışına kayarak geçmekti. Öyle de yaptı. Sabaha kadar halledemediği işi 3 dakika içinde halletmişti ancak, kılın öbür ucunun bağlı olduğu trafoya çarpması ufak çapta 1 yangına sebebiyet vermişti. 2 gün süreyle mahalleye elektrik verilemezken, Raimongelle'nin sakalı da hasar görmüştü.

1 hafta sonra garajın önündeydi. İçeri girdiğinde Craven daha bu saat olmuş uyuyordu. Kafasından aşağı 1 sürahi su dökerek densizce uyandırdı öz kardeşini. Karınları açtı, Craven yiyecek 1şeyler almaya gitmeye karar verdi. Raimongelle halen arandığı için kardeşinin gitmesi daha mantıklıydı. Yemeklerini yerlerken Raimongelle başından geçen herşeyi kardeşine anlattı. Craven da aynı bokun soyu olma yolunda ilerlemekten vazgeçeceğini açıkladı açıklamasına ama Raimon'un başına gelenler hakkında ileri geri konuşup kaldırım edebiyatı seviyesiz esprileri yapmaktan da çekinmedi.

Artık 2 kardeşi yeni 1 hayat bekliyordu. Craven okuluna devam edecek, okuyup Megabayt olacaktı, Raimongelle'nin ise kafasını kurcalayan, göbek deliğinde ucuzundan 28 hektar dönüm kapatıp pamuk yetiştirmekti. Craven defterini kitabını topladı, mavi akbilini de alıp okula gitmek için yola çıktı.

2 kardeşin hayatlarının altüst olduğu gece kaçan pire o gündür bu gündür 2 kardeşin izini sürmekteydi. Kimse farketmeden hademe kılığına girerek okul tuvaletinde Craven'ı beklemeye başladı. Bacak kadar velet fosur fosur sigara içtiği için kesin eline düşecekti. Derken içeri Craven girdi. Annesinin karnından sigarayla doğmuş gibi, ne nöbetçi öğretmeninden ne de müdür yardımcısından hiç çekinmesi utanması olmadan sigara keyfine başladı.

Bu sırada, sigarasının bittiğini anlayan Raimongelle, sigara almak için dışarı çıktı. Ancak fazla parası da olmadığı için okul önündeki
tektekçiden alma fikri kafasının üstünde 183.84 atomik ağırlığa sahipmiş gibi ışık verdi.

Duman kokusunu alan pire elinde Beretta 93R ile kabinden dışarı çıktı. Silahı Craven'a doğrulttu,ve hunharca, gözünü bile kırpmadan tetiği çekti. Otomatik tabancanın namlusundan çıkan 20 mermi Craven'ın vücudunu delik deşik edip parçaladı.

Tam okul önünde sigara alacakken silah sesini duyan Raimongelle aklını kaçırmış 1 Bos Taurus gibi koşmaya başladı. Okula bodoslama girdiğinde kalabalığın tuvaletler tarafında olduğunu gördü. Erkekler tuvaletine girdiğinde kıpkırmızı kan gölünün ortasında yatan kardeşinin delik deşik olmuş cesediyle karşılaştı. Katilden ise eser yoktu, çoktan basıp gitmişti.

Kardeşinin kanlı cesedine sarılmış ağlarken Raimongelle kendi kendisine intikam yemini etti. Bütün Koltukaltı' nda tek başınaydı, artık hiç1şeye, hiç1 gruba dahil değildi ama kardeşinin intikamını alacaktı... Kardeşinin cesedi ceset torbasının içinde sedyeyle ambulansa konulduktan sonra bile olay mahalini terk etmedi. Okul tuvaletinde eski paslı 1 jilet buldu. Gözyaşlarından bulanık gördüğü kırık aynaya bakarak saçlarını kazıdı.

Saatler İntikam'ı gösteriyordu...
 
posted by Aux Portes De L'Enfer at Cuma, Mart 31, 2006 | Permalink |
Pazartesi, Mart 20, 2006
Son kullanma tarihi geçmiş mesaj Doriburutoppa Servisi tarafından silinmiştir.
 
posted by Aux Portes De L'Enfer at Pazartesi, Mart 20, 2006 | Permalink |
Salı, Şubat 28, 2006
YASAL UYARI : Sigara içmek sizi ve ailenizi kötü ruhlardan korur, şeytani düşüncelerden arındırır
Gecenin körü oldu çattı diyelim, paketteki son sigara, ama gidip sigara almak için yeterli kombinasyonların varolmadığını düşünelim. Bu durumda yapılması gereken, son sigarayı, mümkün olduğunca dumanı ağızda kalacak şekilde içerek bitirmektir. Örneğin dikkat edildiğinde şüphesizce fark edilecektir ki Yngwie Johann MALMSTEEN, konser sonlarına doğru, örneğin I'll See The Light Tonight çalmadan önceki son sigarasını bu yöntemle içmektedir. Gerçi Bay Malmsteen, Davidoff içer ama, onun da kendine göre 1 bildiği olsa gerek. Sigarayı bu şekilde içip, ağız bölgesini tamamen 12mg zifir, 0,9mg nikotin ve 12 mg karbonmonoksit ile kapladıktan sonra, üzerine bardak bardak su içmek suretiyle bu maddelerin kana karışmasını sağlanır. Ardından 1 de üşenmeden http://www.yesilay.org/ adresine girip beyanatta bulunulur.

EARTH TO EARTH, ASHES TO ASHES, DUST TO DUST
 
posted by Aux Portes De L'Enfer at Salı, Şubat 28, 2006 | Permalink |
Pazartesi, Şubat 27, 2006
Neden bana 1 iyilik yapıp şu yazdıklarımı okumuyorsun ha ?

Önceden bu konu hakkında hiç1şey belirtmemiştim, ancak yola yeni başlamışken belirtmekte yarar görüyorum. Bu blog benim yayın organım. Tıpkı karaciğerim, böbreklerim gibi bu da benim 1 organım. Bu yüzden "kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla" gibi 1 mantalite gütmeyişimin nedeninin yalnızca bekar oluşuma bağlanmasının yanlış olacağının altını çiziyorum. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli konu, mantığın, insan aklının ve hafızasının nesnel bağlaçlardan kurtulduğu sürece uçucu olduğudur. Bu nesnel bağlaçların etken faktörlerini ortadan kaldırabilecek şeyler ise; cinnet, aşırı kızgınlık, acı duvarının aşılması, sesten hızlı seyahat, madde etkisi altında kalma, orgasm ya da sinir sisteminin manyetik yük dengesini kaybetmesine neden olabilecek herhangi1 durum olabilir. Örneğin; bekaretini kaybetmiş 1 kız, olimpiyat rekorunu kırmış 1 sporcu ya da bad tribe girmiş 1 junkienin, bu olayları yaşamadan önce daha farklı insanlar olduklarını iddia edebilirim. Çünkü bu sürenin sonucunda hafıza, taşlaşmış yapısını kaybedecektir. Çünkü hafızaya yataklık eden nörünlar kısa süreyle beslenemeyecek, bu kesintiden kaynaklanan sapma ise o anın sonsuza dek farklı hatırlanmasına neden olacaktır. Bu ise kişilikte; 1eyin geçmişinden kaynaklanan etkenlerin geleceğe dönük etkilerinde tahmin dışı sonuçlara neden olabilir.
 
posted by Aux Portes De L'Enfer at Pazartesi, Şubat 27, 2006 | Permalink |
Pazar, Şubat 26, 2006
Dumpling üzerine...
Dumpling nedir? Bundan önce, dumplingle olan tanışmamdan bahsetmek istiyorum. Ertesi gün Discrete vizesi olmasına rağmen, gecenin köründe Gökhan elinde Chan-Wook Park'ın İntikam 3lemesi'nin 2. filmi olan OldBoy ile çıktı geldi. Gerçi çocuğun 1 günahı yok, erken de gelmişti gerçi. Neyse, benim ders çalışmam gerekiyordu, bunlar da ablamla benim odama geçip filmi izlemeye başladılar. Ben de sıkıldım ders çalışmaktan nooluyo ne bitiyo derken filmin 1-2 sahnesini izlettiler bana. Sonra atıp defteri kitabı kenara, oturduk izledik filmi. Öyle "süper film, herkes izlesin" propagandası yapmayacağım. Tamam güzel film, ancak kesinlikle herkese göre değil. Dikkatle yaklaşın izlemeden önce. HANDLE WITH CARE !

Burada ufak 1 spoiler yapmak istiyorum : Filmin protagonisti Güney Koreliden daha çok Çorumluya benzeyen Oh Dae-su, 15 yıl boyunca hergün dumpling yiyor.

Filmden sonra ben 1 arayış içine sürüklendim, derken aklıma Tai Pei' de yaşamakta/çalışmakta olan arkadaşım Orhan geldi. Orhan'a sordum "bu Kore mantısının adı nedir ? " şeklinde, o da dumpling olduğunu belirtti. Taiwan ve Kore çok mu alakalı? Hayır, ancak unutulmamalıdır ki; uzağa varınca tüm insanlar aynıdır, değişen tek şey kavanozlardır, sınırlardır.

Ben bu aşamadan sonra yılmadan, bıkmadan, usanmadan internetin altını üstüne getirdim, güzel 1 dumpling tarifi bulabilmek için. Ama tariflere göz gezdirdiğimde farkettim ki, hepsinde ayrı 1 olay var. Çok ilginç 1 yemek, içine ne konulduğu çok önemli. Örneğin tatlı yapmak istiyorsan içine çilek koyup fırınladıktan sonra şerbetini döküp, pudra şekeri eklmen yeterli. Mantarlı (hiç sevmem mantarı), karidesli, balıklı, hindili, tavuklu aklına ne gelirse koyarak yapabileceğin 1 yemek. Ben ise kısa 1 süre sonra kendi tarifimi oluşturdum. Hem merakını gidermek, hem de 1 kopyasını çıkarmak için buraya ekliyorum.

Öncelikle kıyma yerine satırla parçalanmış et kullanmayı tercih ediyorum. Kuşbaşı etin satırla kıymadan daha ince hale getirilmesi en azından 1 saat alıyor. Üşenip kıyma da kullanılabilir tabi. Şimdi 1az daha sayısal değerler vererek anlatmak istiyorum.

500 gr un, 300 gr kıymalaştırılmış et, 1 sap maydonoz, 1 sap soğan ( kesinlikle taze soğan olması gerekiyor), 1 yumurta, 200-250 gr margarin, tuz, baharat (aslında dürüst olmak gerekirse pizza baharatı kullandım hep) ve de kızartmak için yağ.

Unu eleyerek inceltmek avantajlı olacaktır. Yumurtanın sarısını fıydırıp atıyoruz, bize gerekli kısmı yalnızca beyazı. Daha sonra, combur combur olmamasına dikkat ederek su ekliyoruz ve habam de babam yoğurmaya başlıyoruz. Yoğur ! Eğer dallamanın önde gideni değilsen, önünde oluşmakta olan şeyin 1 hamur kütlesi olduğunu anlayacaksın. Sonra bunu baş parmağının ve işaret parmağının arasına sıkıştırıp, güdük 1 limon büyüklüğünde parçalara ayıracaksın.

Hamur dinlenirken, taze soğanı doğruyoruz. Ardından kıyma ile karıştırıyoruz. Eti/kıymayı ekliyoruz. Maydonoz ve baharatları da ekledikten sonra, çok az su ekleyerek tavada hafif pişiriyoruz. Pişip pişmediği belli belirsiz olmalı, o kadar ki altını kapatır kapatmaz elinle dokunabilmelisin. Pişme işlemi başarıyla sona erdikten sonra hemen hamurun içine ekleyerek hilal şeklini vermeye çalışıyoruz. Yampirik yumpirik şekiller ortaya çıkarsa, takma kafana ilk seferde olabilir öyle şeyler. Sonra kızgın yağın içine atıp kızartıyoruz.

Ben de bunu ilk yaptığımda şekilleri curse yemiş hobbit gibi olmasaydı, benim yaptığıma inanmayacaklardı zaten. Sağlam yemek, doyurucudur, aç kalmazsın.
 
posted by Aux Portes De L'Enfer at Pazar, Şubat 26, 2006 | Permalink |
Hezeyan
Raimongelle! Ayağa kalk ! Seni piç ! Bu defa öleceksin !

Uyandı. Altını ıslatmıştı, nasıl becerdiyse tek yerde yatan adam oydu kabusunda. Koca savaş alanında ne ses vardı ne de kıpırtı. 1000lerce asker heykeli öylesine durmuştu sanki... Aralarından simsiyah zırhının içinde Craven geldi, 2 ordunun birbirine karışmış adamların ördüğü zırhla kaplı et duvarı yararak.

Elinde siyah 1 kılıç vardı, Craven tek eliyle kavrayabiliyordu. Alt dudağına değen kılıcın çentik çentik olmuş ağzının kan pıhtılarından lekelenmiş hali....

Tempus ! Bu nasıl 1 şeydi. Zaman durmuştu, bilmediği varlıklar bile emin olmadığı hislerini çalıyor, herşey onunla alay ediyordu. Çaresizdi, ezeli düşmanının merhameti ve son nefesi arasındaki tek şey şu simsiyah, yüzlerce can almış kılıçtı...

Kendi boyunun neredeyse 1 buçuk katı, tek gözünde siyah deriden patch vardı.

Göz !

Tek gözüyle ona bakıyordu işte, haftalardır ustura görmemiş yüzünün ortasında kocaman ağzı, ayrık, obaya yayılmış keçileri anımsatan dişleri hareket ediyordu. Ne söylediğini anlamıyordu...

Buraya kadar. Artık zamanı geldi. Ne zamandır bilinmez, 40 küsür senedir hiç bu kadar çaresiz olmamıştı.

Neden ? Çünkü herşey durmuştu, hareket eden tek şey Craven'ın ağzıydı.

İdrarından ıslanan tuniği mi, üstünde çaresizce oturup kaldığı çamur deryası mı yoksa ölümün Craven'ın ağzından yayılan iğrenç kokusu mu ? Karnı ağrıyordu, sanki karnında demir dövülüyor, tuğlalar kırılıyordu.

Kılıç havaya kalktı !

Ortada kılıç, solunda Raimongelle'in kafası, sağında ise büzüşüp kalmış aç 1 dilenciyi anımsatan başsız vücudu !

Kahretsin ! Bunca saattir uyuyor muyum ? Neden uyandırmadın? Mızrakçılar nerde !

Bağırmayı kes, kuşlar ötüyor, kafanı çadırdan dışarı çıkar da ne olduğuna bak ahmak! Burada savaş filan yok. Burada keçiler var, lanet kokuşmuş tüylü pis kokan keçiler ! Gördün mü bak, kuşları ürküttün, sadece keçiler var artık keçiler ve keçiler ve keçiler, dahası keçiler....

Kafasına inen demir el tasıyla kendine geldi.

Dön ula beri darafını !

Hamamda keseleniyordu, kıllı yünlü ayı gibi 1 adam elinde zımpara gibi 1 bezle kaburgalarının üstündeki deriyi soyuyor, çatırdayan kemiklerinin hüzünlü melodisi aklına 1001 türlü olasılığı getiriyordu.

Ya delirmişti,

Ya da tahmin ettiğinden çok daha kötü durumdaydı.

O sırada peştamalin cebindeki Nokia 3310 yanlış yazılmış fear of the dark melodisiyle çaldı.

Telefonu açtı...

Benden kurtulamazsın Raimongelle! Ayağa kalk ! Seni piç ! Bu defa öleceksin !

Dediğini yapması imkansızdı, üzerinde 100 kiloluk 1 ayı kese yapıyordu.

Dediğimi yapsana!

Nerden biliyordu! Hay lanet !

Seni görebiliyorum !

Öyleyse bunu da görüyor musun ?

O ne ?

Gözüme sabun kaçtı 1 şey görünmüyor !

Raimongelle, benim kontörüm bitiyor sonra arayacağım seni.

Görüşürüz Craven, yengeye selam !

Galdır ula golunu !
 
posted by Aux Portes De L'Enfer at Pazar, Şubat 26, 2006 | Permalink |
ANNE BENİM BEREM NERDE?



















SEN HİÇ RÜZGARI KOKLADIN MI
METRELERCE YÜKSEKTEN UÇARKEN,
HİÇ AŞAĞI BAKTIN MI
AŞAĞIDAKİLER SENİ BEKLERKEN...

SEN HİÇ ÖLÜMÜN SESİNİ DİNLEDİN Mİ?
BAŞKALARI SENİN ÇIĞLIKLARINI DİNLERKEN.
SEN HİÇ KAPILARI YUMRUKLADIN MI ANNE?
KAPILAR SENİ GERİSİN GERİYE İTERKEN?

ŞIRINGANIN İÇİNDEKİ KANINA BAKTIN MI ?
MİLYONLARCA SİYAH NOKTA UÇUŞURKEN
KOLUNDAKİ DAMLAYA BAKTIN MI?
DAMLANIN RENGİ KARARIRKEN.

PEKİ SEN HİÇ YÜZÜNÜ KAŞIDIN MI?
AZRAİL ZATEN ENSENİ TIRMALARKEN.
SOĞUKTAN DONDUN MU HİÇ?
ATEŞLER İÇİNDE YANARKEN.

ANNE SEN HİÇ DUYDUN MU TABUTUN SESİNİ?
ÜSTÜNE TOPRAK ATILIRKEN?
 
posted by Aux Portes De L'Enfer at Pazar, Şubat 26, 2006 | Permalink |
Namludan Tavuk Çıktı
1 de bu çıktı şimdi başımıza. Sen bütün hayatın boyunca uğraş dur, bütün işlerini yoluna koy, bütün düşmanlarının hakkından gel, sonra da adiler sana karşı 1lik olup isyan etsin ! Nankörler!

Anlatsam o kadar şaşırırsın ki, ben aslında bu nankörler sayesinde çok fazla işi yoluna koydum. Göz, omuz, el, parmak. Aslına bakarsan hepsi çok yetenekliler ama, mutlu son senaryosu onlara pek de iyi gelmedi. İşlerinin bittiğini, artık emekli olacaklarını düşünmeye başladılar. Enayiler ! Gelip de sordunuz mu "Abi yapılacak 1 iş var mı" diye...

El ve parmaklar o kadar korkuyorlar ki benden, zangır zangır titriyorlar. Namussuzlar çaktırmadan gidip çekmeceden silahı çıkarmışlar. Akıllılar sizi... Amerikan çeliği...

Bana bakın ! Saçmalamayın. Oturun oturduğunuz yerde, sakin olun ! Ben ölürsem sizler de ölürsünüz. Tetik, sen yerinde dur. Tamam parmak, sen de tetiğin üzerinde durabilirsin. Dönme bilek ! Allah cezanı versin dönme ! Beni o şerefsiz namluyla göz göze getirme !

Bunlarla nasıl başa çıkabilirim? Hala bana itaat etmekte olan 1 başka elim daha var. Şimdi şu şerefsiz sağ elin serçe parmağının üstüne sol elin baş parmağını koyup diğer parmaklarla bileği saralım, 1 de geriye bastırdık mı ! Noldu aslanım, düştü mü tabancan ?

Sol el, yakala bilekten bırakma ! Bileği tut diyorum tabancayı bırak ! Bırak lan tabancayı ! Bırak ! Çevirme suratıma ! Sen de mi bu işin içindesin?

Sağ el gözlerimi kapattı. Sol yanağımda hissediyorum buz gibi namlunun nefesini. Ben şimdi aniden kendimi geriye atarsam, bunlar 1birlerini vururlar ! Vurmazlar mı ? Şimdi ben namlunun içine var gücümle tükürsem, paslanır !

Yanık barut kokusu... Kan...
 
posted by Aux Portes De L'Enfer at Pazar, Şubat 26, 2006 | Permalink |
It's a game about Substance
Sıcak 1 Haziran akşamı. Bağdat Caddesindeki Marks & Spencer'ın karşısındaki sokakta, 1 caféde oturuyoruz. Karşımda Robert Patrick var ve dama oynuyoruz. Ortamda ise Nine Inch Nails çalıyor. Çevremizde ise güvercinler var, "burgk burgk" diye kendi dillerinde anlaşıyorlar. Ben her zamanki gibi buzlu limonlu Sprite içiyorum, Bay Patrick ise koyu 1 kahve içiyor, kahvenin üzerinde ise limon dilimi var. Her ne kadar damadan hiç anlamasam da, Robert'ı yeniyorum ve hain kahkahası atıyorum. Robert ise çok sinirleniyor. Ben işin çığrından çıkacağını farkedip, caddeye doğru koşmaya başlıyorum. Parketmemem gerektiği halde, ana yol ve tali yolun birleştiği noktaya 1987 model Chevrolet Caprice parketmişim. Arabaya biniyorum hemen. Kontakt anahtarı ise, güneşliğin arasında duruyor. Güneşliği indirip anahtarları alıyorum. Anahtarı takıp arabayı çalıştırıyorum. Son gaz kalkıyorum, arka lastikler patinaj çekiyor. Dikiz aynasından baktığımda Robert'ın elleriyle arabanın arkasına tutunduğunu görüyorum. Son sürat gitmeme rağmen ne ben onu atlatabiliyorum, ne de o tırmanıp ön tarafa gelebiliyor. Uzun 1 kovalamacanın ardından, arkamda sarı Otosan minibüslerden 1 tanesini görüyorum. Kazık fren yapıp duruyorum. Minibüs ise bana arkadan çarpıyor. Arabanın arkası hacemat olmuş. İnip bakıyorum. Kapkara bıyıklı, göbekli tipik 1 minibüs şöförü. "Dikkatli olsana kardeşim, böyle fren yapılır mı" diyor. Robert yok, sıvışmış. Neyse kurtulduk !
 
posted by Aux Portes De L'Enfer at Pazar, Şubat 26, 2006 | Permalink |
Pazartesi, Aralık 26, 2005
L'Anarchiste en Metal Plein
hey, this is my first post on the blog. Stay in touch for further...

Catch ya later !




"Demek ki uğraşınca oluyormuş..."

Sırf bu sözü söylediğin için değil, iyi ki varsın... Sen olmasan ben de olmazdım zaten :D
 
posted by Aux Portes De L'Enfer at Pazartesi, Aralık 26, 2005 | Permalink |