23 Nisan 1890' da Hanedan' a bağlılığını yüzyıllar boyunca değerli danışmanlar ve fikir adamlar yetiştirerek göstermiş bir soyadını taşıyarak dünyaya geldim. Gliptonn... Henüz oniki yaşımdayken, annem ve babam; o dönemde Kraliyet' in kırsal kesiminde epey yaygın olan bir hastalığın kurbanları arasında aramızdan ayrılınca, tüm nüfusumu ve varlığımı borçlu olduğum kişi; büyükbabam Sir Alfred Gliptonn tarafından yetiştirildim. Büyükbabam, -bazıları dışında- tıpkı her aile ferdimiz gibi, içe çökük mavi gözleri ve kırmızı yanaklarıyla asalet simgesi olarak yaşadı ve hep bu doğrultuda bana ışık tuttu. Büyükannemin ölümünden sonra yaşamını oğlu ve gelini başta olmak üzere, atalarından miras kalmış şatosuna, çalışanlarına ve hizmetlilerine adamış bu adam, ebeveyinlerimi yitirdiğimde, tek amacının benim gelişimim olduğunu açıklayarak eğitimime başladı.
Ailemizin yüz karası sayılabilecek, çiftçi bozması -büyükannem bu adamı ne amaçla dünyaya getirmiş, hala anlam veremem- bir de amcam vardı ki, şatonun temizlik işlerinden sorumlu tutulan kadının çamaşırcı kızını hamile bırakarak, kanımıza çamur karıştırmayı kendisine görev bilmiş bu soysuz, soyumuzu daha da fazla kirletmeden önce, asil büyükbabam tarafından şatodan kovularak evlatlıktan red edilmiş. İrlandalı çamaşırcı, bir erkek çocuk dünyaya getirmiş ve soysuz amcamın, bu; ancak uzaydan kazara yeryüzüne inmiş ailesi, büyükbabamın ve babamın başına bela olmaya özen göstermekten geri kalmamışlar. İrlanda kanı taşıyan bu edepsiz insanlar topluluğunun en küçük ferdi olan, babamdan birkaç yaş daha küçük Aleister adındaki aklı yerinde olmayan adam ise, topraklarımızın çok uzağında, annesinin bir başka akrabasıyla evlenerek bir kız çocuk sahibi olmuş. Mary ! Olmaz olası Mary ! Büyükannem gibi namus simgesi bir kadından şüphe edebilecek cüreti gösterebilecek kadar kansız olabilseydim, eminim bu çarpık kan bağının yanıtını bulabilirdim. Ancak ben herşeyi büyükbabamın, amcamı kendi emeğiyle yetiştirirmek yerine; onu, çobanlara ve bahçıvanlara emanet edip, zevk ve sefa içinde yaşamasına bağlıyorum. Babam için gösterdiği onca emeğin ve ilginin yarısını bile amcama göstermemiş. Haliyle bu mendabur adamın torunu olacak sefil kadın Mary de tıpkı büyükbabası olan amcama yakışır şekilde bir hayat sürüyor!
Mary küçük yaşta hastalanmış ve tek kulağı - hangisi olduğunu ben de bilmiyorum- duyma yeteneğini kaybetmiş. Bu sırada babası olacak kuzen bozuntusu ve ağabeyleri tarafından uzak kentlerden birinde, sözüm ona merhametli bir hemşireye bakılması için teslim edilmiş. Benden üç yaş küçük olan Mary, bir sabah eski püskü bir arabayla, beyazlar giyinmiş, üstü başı kir içinde ve ağzı leş gibi alkol kokan, konuşmaları son derece kaba saba bir kadın tarafından, şatonun avlusunda merhametli büyükbabama teslim edildiğinde, ne yalan söyleyeyim, ben bu kadının kızıyla birlikte dilenen bir dilenci olduğundan şüphe etmemiştim. Sözde Mary' e bugüne kadar baktığı için fazladan ödemeyi haketmiş. Kadını tekrar göremedim ve görmek de istemem ancak zavallı sağır küçük kız -dilsiz olması için de şatonun yarısını verebilirdim- çocukluğundan itibaren şatoda bizimle yaşadı. Kuzenimin kızı olan bu zavallıya, çocukluğun verdiği saflıkla merhamet etme ahmaklığını gösterebildiğim için, kendime kızıyorum.
Soyumuz hakkındaki can sıkıcı tartışmalar süre dursun, yabacı dil ve edebiyat üzerine büyük bir yeteneğim olduğunu erken farkeden Sir Alfred, beni dil öğrenmeye yöneltip, varlığımızın büyük kısmını borçlu olduğumuz aile bilgeliğinin sayesinde zenginleşmiş kütüphanenin sorumlusu ilan ederek edebiyat ve tiyatro ile ilgilenen arkadaşlarının yanında şerefle kadeh kaldırıp, beni sanat ve kültür çevrelerine aşina etmeye çabaladı. Bunun dışında damarlarımızda taşıdığımız Anglo-Saxon kanının her damlasının hakkını verecek şekilde, şatoya bağlı olan çiftliklerin yönetimi, muhasebe, eskrim, salon oyunları ve avcılık konusunda soyadımıza yakışır biçimde eğitimimi tamamladığımda yaşım onyediye gelmişti. Şatoya bir düzine milden daha uzak olmayan bir kasabanın, diğerlerine göre daha elit sayılabilecek kumar salonunda ufak harcamalar için cebimi doldurmayı yeni yeni alışkanlık edinmiştim ki; salonda içki ve tütün servisi yapan Elizabeth adındaki küçük hanımla gizli saklı aşk yaşamaya başladık.
Henüz onsekizime yeni basmıştım ki, büyükbabamla birlikte şatonun kuzeydoğusundaki orman ve ufak gölün civarında, her zaman olduğu gibi yaban ördeği avlarken; bana, avcılık konusunda ne kadar yetenekli olduğumu ve benimle gurur duyduğunu söyledi. Ancak aradan geçen birkaç dakika sonrasında, kumarhanede çalışan ve benden iki yaş daha büyük olan yeşil gözlü kızın, gelecekte bu bölgeye hükmedecek bir lordun eşi olamayacağını belirtti. Yüzüm kızararak büyükbabamı hiç konuşmadan dinledim. birkaç hafta sonrasında ise, benden habersiz gerekli hazırlıkları tamamladığını söyleyerek, beni; İngiliz dili ve edebiyatı öğrenimimi görmek üzere Richmond' a göndereceğini açıkladı. Londra' ya yola çıkarken, aklımda ne şatonun konforu ne de Londra' da karşılaşabileceğim zorluklar vardı. Tek düşündüğüm Elizabeth' den ayrı kalmak zorunda oluşumdu.
Okula başladıktan kısa süre sonra ayyaş bir arabacıyla anlaşarak kasabaya geri döndüm ve geride bırakacak hiçbirşeyi olmayan sevgilimi de yanıma alıp, Londra'ya gittim. İkimiz için de birlikte yaşamak en kolayı olacaktı, kaldı ki bir evlilik söz konusu olursa tüm servetimi ve saygınlığımı yitireceğimi ikimiz de biliyorduk. Ben kendimi okuldaki başarıma verirken, büyükbabam tarafından satın alınmış evdeki hizmetkarların beni tembelleştirdiğini ve gerçek bir efendinin tüm zorluklara göğüs germesi gibi tiyatral bir bahaneyi öne sürerek herkesi büyükbabamın yanına gönderdim ve Elizabeth'i evime yerleştirdim. Ben tüm dikkatimi eğitimime vermişken, Elizabeth de tüm enerjisini evi çekip çevirip, bana doğru eş -metres demek daha uygun olacaktır- olmak için harcıyordu. İkimiz de hayatımızdan memnunduk ve bir aradaydık.
Savaş patlak verdiğinde dört yıllık eğitimimi henüz tamamlamamıştım. Büyükbabam savaşın ilan edildiği hafta mahiyetini de toplayarak ansızın çıka geldi. Böyle bir baskını önceden tahmin edebilmemle hep gurur duyarım ki, Elizabeth'i kısa süreliğine bir kız yurduna yerleştirerek olası bir rezaleti önlemiş oldum. Büyükbabam kısa sürede Londra'daki diğer aristokratlarla ufak bir kulis oluşturarak, Krallığa her türlü yardıma hazır olduklarına dair bir mektup yazıp, resmi bir jest yaptılar. Aristokrat ailelerin oğulları ve torunları olarak bizler de, her vatandaşımız gibi askeri göreve hazır olduğumuzu belirttik ve ardından orduya alındım. Resmi olarak asker ilan edilmeden iki önceki gece, elimde avucumda kalan hatırı sayılır miktarda parayı Elizabeth' e verdim ve beni uzun süre göremeyecek olan sevgilim, savaş bitip de eve döneceğim güne kadar beni bekleyeceğine yemin etti.
Batı Cephesinde; beton bataklıkların içinde, bir kaç ay öncesine kadar bir şehir oluşturabilen harabelerin arasında, dikenli tel, süngü gibi insanın doğasında diş ve tırnak kadar doğal olup da uygar insan tarafından hep ürkünç algılanan bu araçlara karşı ufak bir sempati kazanıp, hayatımı öldürme becerilerime borçlu olduğumu keşfettiğimde teğmen rütbesine getirildim. Savaş son derece kanlıydı ve kabuslara dahi sığamayacak kadar büyük bir şiddetle devam etmekteydi.
Evden gelen mektuplar git gide azalırken, büyükbabamın da sağlığının ciddi şekilde kötüleşmekte olduğunun haberini almaya başladım. Bu zaman zarfında, muhasebecimiz ve büyükbabamın yardımcısının gönderdiği mektuplar pek de hayra alamet mesajlar içermemekteydi. bir kaç hafta sonra aksayan mektuplar da elime ulaştığında, büyükbabam Sir Alfred Gliptonn' un hayata gözlerini yumduğunu öğrenmiştim, gariptir ki; hergün onlarca ölüm görmekten laçkalaşmış hissiyatım tepki vermedi. Batıda; her patlayan bombanın ardından, kan; gökyüzünden yağmur gibi yağarken, Mary akıl almaz bir tutuma büründü. Kimin dolduruşuna geldiğini bilemiyorum ancak, varlığımızın tek varisinin kendisinin olması fikrinden büyük bir korku duyduğunu ve beni çok özlediğini, bir an önce savaşı bırakıp ona dönmem konusunda ısrar eden Mary, deli saçması mektuplarını sıklaştırdı. Sanırım, ben evde yokken, Mary bana aşık oldu. Ne acı...
Batı Cephesinin en talihsiz bölüklerinden birinde yer almaktaydım ki, savaş sona erdiğinde yalnızca dört subay bir avuç asker sağ sağlim eve dönebildik. Savaş biter bitmez Londra' ya dönüp, sevgilim Elizabeth' i aramaya başladım ve bulduğumda büyük bir hayal kırıklığına uğradım. Beni savaş sonuna kadar beklemeye yemin etmiş sevgilim, artık bir fahişeydi ve çalıştığı genelevde gördüğü itibardan da epey memnun görünmekteydi. Onu bulduğumda afyondan bulanmış zihninin beni tanıyabildiğini bile sanmıyorum ancak yanında kaldığım bir kaç dakika boyunca para ve seksten başka hiçbirşeyden bahsetmedi. Elizabeth' i düştüğü batakhanede bırakıp şatoma gittiğimde gördüğüm manzara sanırım tiyatrolara konu olabilecek cinstendi.
Mary, sırf benden çekindiği için üç ağabeyi ve babasını şatoya değil de avlunun içindeki bahçıvan evine yerleştirmiş ve bir de bunun üzerine minnet duymamı bekleme saçmalığına kapılmış. Mary o sıralarda -savaştan yeni dönmüş yalnız bir asker olduğumu da hesaba katacak olursak- epey çekici görünmekteydi ve her beş çayında bana ne kadar aşık olduğunu anlatmaktaydı. bir akşam keman çalmayı bile denedi ve tek başarabildiği kütüphanedeki gramofonumu ne kadar özlediğimi anımsatmak oldu. Mary'e karşı soğuk davranmamın bir felaket yaratabileceğinden hep çekinmiştim, ancak bir gece eğer evlenmezsek kendisini vuracağını söyleyerek, yatak odama çırılçıplak ve elinde büyükbabamın av tüfeğini çenesine dayamış şekilde girdi. Saçmalamamasını, benim de ona karşı beslediğim hislerim olduğunu söylediğimde elinden tüfeği bıraktı ve iri kalçalarını tıpkı süslü bir sirk fili gibi sallayarak yatağıma girdi.
İtiraf edeyim, düğünden sonraki ilk birkaç ay gerçekten keyifliydi, ancak bütün kıyamet ondan sonra kopmaya başladı. Kadının tek yaptığı nereye gidersem gideyim peşimden gelme takıntısını göstermek, bana ayak bağı olmak ve gerekli gereksiz herşeye çenesini yormak olmuştu. Gitgide daha da şişmanlaştı... Kafeslere sığamayacak bir fil kadar... Asla dindar bir adam olmadım, ancak Mary' nin İrlanda kanı baskın çıktı ve küçüklüğünde bakıldığı katolik hastanesinden itibaren her pazar aksatmadan kiliseye gitmeye devam ettiğini, ailemin Protestan oluşunun bir önem taşımadığını, her mantıklı insan gibi Katolik Kilisesi tarafından benim de kucak açılmam gerektiği zırvalığını saçmalayıp durdu. Bence kiliseye gitmek, yalnızca atları yormak ve ihtiyar arabacıyı pazar sabahı gereksiz yere erken uyandırmak demekti. Her İngiliz gibi adamcağızın da pazar sabahları geç uyanmaya hakkı vardı. Kaldı ki, eski bir ahırı bozup klise yaptığını söyleyen, bir de rahip diye geçinen Marrano* çingenenin meymenetsiz yüzünü çekme gamsızlığını göstermek de atalarımın vasiyetine aykırıydı. Bu asılsız şarlatanın, Kutsal İncil adı altında, hepsi İrlandalılardan oluşan cemaatine Teozofi ve Kabala* öğrettiğinden de şüphe etmiyorum. bir pazar öğleni, her pazar gibi geç kalktığım için kütüphaneme gittiğimde masamın üzerinde kocaman bir İsa portresiyle karşılaştım. Portresini alıp ne isterse onu yapabileceğini, kilisesiyle ya da ona bağlı başkabirşeyle asla ilgilenmeyeceğimi söyleyerek Mary'i kütüphaneden kovdum ve buraya asla , ama asla bir daha adım atamayacağını haykırdım. Ağlayarak ve koridorda tepinerek, benim bir kafir olduğumu, hayatı boyunca bir kez günah işlediğini ve bu günahın cezası olarak kulağını kaybettiğini söylemeye başladı. Onun hesabına göre ben de en yakın zamanda yanıp kavrulacaktım, çünkü o koğuş arkadaşlarının edepsiz anılarına kulak kabarttığı için sağır olmuştu.
Kadın bundan sonra gerçekten zıvanadan çıktı ve bütün gün, kütüphanenin kapısının önünü süpürmekten başka bir şey yapmaz oldu. Ona soylu bir şatoda yaşadığını, kendisinin eğer bir asilzade gibi yaşamak istiyorsa, süpürgeyi bir başka hizmetliye vermesi gerektiğini, ya da hizmetlilerin evinde yaşamasının daha doğru olacağını söyledim. Bundan sonra kadın bütün gününü salonda hizmetlilere ve çiftçilerin eşlerine beni kötülemeye adadı. Kütüphanenin kapısı kapalı olduğu sürece ve gramofonum pes etmedikçe kadınların gevezelikleriyle ilgili sorun yaşamaz olmuştum. Kendimi tamamen okumaya ve savaştaki anılarımı aktaracak kitabımı yazmaya adadım. Ara sıra Londra' daki eski dostlarıma telgraf ve mektup göndermek için kasabadaki postaneye gitmek dışında haftalarca kütüphaneden hiç çıkmadım. Yemeğimi bile kütüphaneye getirtiyordum.
Ancak, bir gün postaneden dönerken Mary' i şatonun avlusundaki kuyunun başında su çekmekte olan yarım akıllı bir çobanla epey neşeli şekilde gevezelik ederken gördüm. Arabacıya, arabayı durdurmasını haykırarak, henüz atlar durmadan arabadan inip kuyunun başına koştum. Bu dağ adamlarının gözünde, gözlük takmak ve kitaplarla ilgilenmek erkekçe bir davranış olmayabilirdi ancak, soyumun asil kanı ve uzun favorilerim böyle bir kepazeliğe izin veremezdi. Çobanı tek yumrukta yere serip, Mary' e okkalı bir tokat yapıştırdım ve odasına gitmesini emrettim. Neye uğradığını şaşıran çobanı bekçi köpeklerinin zinciriyle dövüp şatodan kovdum.
Akşam olduğunda kütüphanenin kapısı ürkekçe çalındı. Gidip kağıyı açtığımda Mary' nin ağabeyleri öfkeyle kapıda beklemekteydi. Onlara karşı son derece sıcak ve sempatik davranarak salona geçmelerini işaret ettim ve yudumladıkları her damlası için, için için ağladığım Château Margaux ikram ettim. Büyük cam şişe yarılandığında, bu eşkıya kılıklı üç herif, ağızlarından fışkırmalarını engelleyemedikleri salyalarının arasından, kıskançlığımı haklı bulan sözler söylediler. Hepsi sızdıktan sonra uşakların sırtında kulubelerine gönderdim.
Ertesi sabah, Mary' nin babası olan eşkıya reisi kılıklı adam kapıma dayandı ve benim bu şiddet anlayışımın kesinlikle tahammül edilemez olduğunu gerekirse Kral' a kadar gidip şikayet edeceğini zırvaladıktan sonra bir şişe Fransız konyağıyla diplomasiyi sağladım. Mary olacak sirk fili, saatlerce kütüphanenin kapısında ağlayarak, bana ihanet etmediğini, tek suçunun düşük çenesi olduğunu söyleyip durdu. Onu da bir güzel susturup, yapması gereken işe yönelttim. Odasında horlamaya...
Aradan haftalar geçmesine rağmen, şatodaki meşum huzursuzluk yüzünden bir türlü kitabımı bitiremiyordum. Bu çenesi kopasıca benimle aynı yerde yaşamaktayken, yazı yazmak benim için imkansızı kovalamaktı. Daha fazla oyalanmanın anlamsız olduğunu düşünerek, Londra' ya küçük bir seyahat düzenledim. Nereye gittiğimi soran Mary' e, hükümet için önemli bir göreve atandığımı ve savaş sırasında edindiğim bilgilere şimdi ihtiyaçlarının olduğunu söyledim. Ve bu utanmaz kadın, görevin ne olduğunu sorma cürretini gösterdi ! Ne çile ama ! Kraliyet' in, İrlandalı atalarının topraklarına saygısızca davrandığını, halkının eziyet gördüğüne dair kulaktan dolma bir avuç palavrayı sıraladıktan sonra, onu susturabilmek için, bu görevin aslen onun halkının refahı için olduğunu devlet sırrı gibi kulağına fısıldayarak yanından ayrıldım. Ben hazırlanmış arabama binerken, şatonun surları üzerinde, elindeki kraliyet bayrağını büyük bir heyecanla sallamakla meşgul olan kadına baktığımda, atalarımın bu şatoyu kurarken, niye rüzgarının bu kadar sakin olduğu bir yeri seçtiklerini sorguluyordum. Coğrafyanın nemli havasından doğabilecek bir yıldırım ya da ağır bir fırtına tüm dertlerimi tam olarak o anda sona erdirebilirdi ancak ne yazık ki doğal afetler yüzünden dul kalabilecek kadar şanslı değildim.
Londra' ya vardığımda, savaştaki silah arkadaşlarımdan biri olan Piskiyatrist Doktor Ian McGray' i aramaya koyuldum ve Yüzyılın Gençleri Klübü' nün lokalinde çayımı yudumlarken beklediğim haber geldi. Kendisinin çalıştığı hastaneyi bulmuştum, ancak onu hastanede ziyaret etmek yerine, Klübün kalın duvarları arasında konuşmanın daha uygun olduğunu düşünerek onu buraya getirmesi için bir araba gönderdim. Üç çeyrek saat sonra klübün özel localarının birinde eski iki silah arkadaşı dertleşiyorduk. Daha doğrusu, ben tam ortasına düştüğüm bu canavarca labirentin detaylarını kızgınlıkla anlattıkça, Ian kahkahalara boğuluyordu. Yemeğimizi yerken, tüm samimiyetimle bu kadını pasifize edebilecek birşeyin tıbben mümkün olup olmadığını sordum. Ne kadar ciddi olduğumu merak eden Ian, yalnızca onu biraz yatıştırmak istediğimi öğrenince, cebinden bir parça kağıt çıkartıp üzerine tutku çiçeği de denilen bitkinin adını ve satın alabileceğim dükkanın adresini yazdı. Yemekten sonra kendisine teşekür edip, çok uzun süredir gitmediğim Londra' daki evime doğru yola çıktım. Eski mahallemi ve öğrencilik yıllarımı özlediğimi düşünerek iki şişe kırmızı şarabın yardımıyla uykuya kavuşabildim. Sabah olduğunda, arabacıma elimdeki adresi okudum. Başıbozukların cirit attığı mahallelerden geçerek, adresteki dükkanın önünde arabayı durdurdum. İçinden elimde bastonum, başımdaki silindir şapkamla indiğimde, dükkanın sahibi olan şişko; meraklı bakışların arkasından kapıyı açarak beni içeriye davet etti. Ona bitkinin adını söyledim. Rafların arasında huzursuzca arandıktan sonra, avcumdan daha iri olmayan kahverengi cam bir şişeyi bulup uzattı. Üzerindeki yumuşak mantar tıpayı çıkardığımda, burnuma gelen kokular yüzümü güldürdü, çünkü kokusu tıpkı çaya benziyordu. Çayın içine bir kaç yaprak atmanın yeterli olabileceğini belirttikten sonra, fazlasıyla aldığı ücretten memnun olarak arabanın kapısına kadar bana eşlik edip, son derece abartılı seremonilerle beni yolcu etti. Hiç oyalanmadan şatoya doğru yola çıktık ve vardığımızda gece yarısı olmuştu. Ilık bir duşun ardından uykuya daldım.
Sabah olduğunda, kahvaltısını yatağına kadar getirme inceliği gösterebilecek bir erkeğin kadını olduğu için tanrısına şükretmeyi epey uzatan kadının bir çırpıda aç bir ayı balığı gibi tüm tepsiyi silip süpürdüğünü ve iki bardak çayı da usulsüzce kafasına diktiğini gördüm. Bundan sonraki günlerde tek yapmam gereken sabahları biraz daha erken kalkıp, Mary' nin kahvaltısını yatağına götürmek olmuştu. Bunun dışında bir kaç hafta boyunca evin içince hatırı sayılır bir sukünet baş gösterdi. Mary bütün gün yatağında çiftleşme mevsimindeki bir hipopotam gibi horlayıp dururken, babası ve ağabeyleri olacak eşkıyalar ise bir bebek beklediğimizi, benim de Mary' e bu kadar sıcak davranmamın ve Mary' nin bu inanılmaz yorgunluğunun ancak aileye yeni katılacak bir bebeğe yorulabileceğini düşünerek mest oldular.
Günler sonra, Güneybatı sahillerinden getirttiğim enfes tütünün keyfine varıp, kütüphanemde kitabımı yazıyordum ki, şişman cadı kapının önünde avaz avaz bağırmaya başladı. Tütün dumanının tüm şatoyu sardığını, kokusunun ise midesini bulandırdığını haykırarak, yeni bir krizi doğurmaktaydı. Bu yaptığının son derece kabaca ve ayıp olduğunu söyleyerek, kendisine karşı zoraki bir küskünlük gösterdim. Günler boyunca bana kendisini affettirmek için çırpınıp durdu.
Bir kaç gün sonra, kitabın en can alıcı bölümünü yazman için kütüphaneme girdim. Wagner ya da Strauss arasında ufak bir kararsızlık yaşadıktan sonra savaşın en iyi senfonisinin olabileceğinde karar kıldığım Wagner' i gramofona yerleştirip koltuğuma kurulmuştum ki, koltuğumdan sıçrayarak kalktım, netekim gramofondan çıkan ses kulakları sağır edici nitelikteydi. Gramofon, Wagner çalmak yerine; bir ejderhanın tecavüzüne uğrayan topal bir buzağının seslerini çıkartmaktaydı. Sinirimden gramofonu parçalamak üzereydim ki, üzerindeki sabunlu su kalıntılarını farkedince kime çatmam gerektiğinden emin oldum. Hışımla Mary' nin odasına çıktım, yatağında tembel tembel yatıp mırıldanmakta olan kadını omuzlarından yakalayıp sarsarak kaldırdım. Hemen ağlamaya başladı ve kendisini affettirmek için gramofonu temizlemeye kalktığını eğer bir hata yaptıysa, bana şarkı söyleyerek kendisini affettirmek istediğini söyledi. Bu büyük kızgınlığın, bu kadar büyük bir şaşkınlığa dönüşeceğini tahmin bile edemezdim. Odasından topuklarımı vurarak çıkarken, ürkek bir kız çocuğunun " Tanrı Kraliçe' yi Korusun " u söyler gibi olduğunu duydum.
Şatonun ardiyesine gidip, cepheden getirdiğim Enfield altı patları aramaya koyuldum. Silahı bulduğumda kötü durumda değildi ancak bir yıldan fazla süredir ateş etmediği için temizlenmeye ihtiyaç duyuyordu. Sandıkta silahın olduğu yerin yanında paket kağıdına sarılı teneke çay kutusunun içinde mermiler durmaktaydı. Kutuyu boşaltıp, yirmidört mermi saydım. Biraz arandıktan sonra ufak bir tornavida takımı ve küçük plastik bir şişenin içinde makine yağı buldum. Malzemelerimi ve silahı alarak kütüphaneme döndüm. Her zaman kapısını kilitli tuttuğum kütüphanem artık benim kurtuluşumun, topyekün savaşımın karargahıydı. Öncelikle silahı masamın üzerine koyup, yağı, tornavidaları ve mermilerimi çekmeceme koyup üst kattaki banyoya doğru yöneldim. Banyonun kapısına yaklaştığımda kapının altından yükselen buharı farkettim, nazikçe kapıyı çaldıktan sonra içeri girdim. Mary, tıpkı çenesine kadar suya gömülmüş bir hipopotam gibi tombul vücüdunu sabunlu suyun içine gömmüştü ve küvetten yükselen buharlar bana nedense Hinduların kurban törenlerini anımsattı. Yüzsüz kadın, beni de küvete davet ettiğinde, cephede dağarcığıma kattığım küfürleri içimden sıralamaktaydım. Umursamazca davranarak, banyo dolabındaki teneke pamuk kutusunu alarak minik hipopotamımı arkamda bırakarak çıktım. Tekrar kütüphaneye döndüğümde, öncelikle silahı sağ elimle sıkıca kavradım. bir anda kulaklarımda düşen bombaların ıslığı, harabelereden yükselen alevlerin sesi ve insanların bağırışmaları çınladı. Önce kuru pamukla silahı üzerindeki kir ve toz tabakasınından arındırdım. Sonra da tıpkı bir canavarın organlarını eski formuna kavuşturan hekimin alabileceği hazzı alarak silahı yağlamaya başladım. Yaklaşık bir saatlik uğraşımdan sonra silah pırıl pırıl oldu ve beni yarı yolda bırakmayacağından emin olduğum İngiliz çeliğinin mükemmel yapısını sağ elimde hissettim. Çemberde mermi yokken tetiği altı kez çektim ve horozun her düşüşünde çıkardığı kusursuz sesi duyarak kendimden geçtim. Bu iblisce törenim sona erdiğinde odama çıkıp av kıyafetlerimi ve paltomu giydim. Tekrar kütüphaneye inerek, pamuğu ve yağı bir mendile sararak palto cebime yerleştirdim. Tornavidaları ceketimin sağ cebine, mermileri de yeleğimin cebine doldurdum. Mutfağa yönelip ufak bir şişe kanyak aldım. Mutfağın hemen solundaki, kapısı koridora bakan küçük av odasına uğrayarak, büyükbabamdan yadigar av tüfeğini, bir düzine fişeği ve avcı çantasını aldım. Tam odadan çıkacaktım ki, ayağımdaki av için son derece uygunsuz beyefendi ayakkabılarım gözüme çarptı ve ayakkabılarımı çıkartıp arazi çizmelerimi giydim. Eksik kalan bir şey yokmuş gibi görünse de, yanıma almayı unuttuğum av bıçağını ancak hole girdiğimde anımsayabildim. Geri dönüp bıçağımı da aldıktan sonra, bahçeye çıkıp ahıra yöneldim. Seyis birkaç dakika içinde atımı hazırlarken havanın epey açık ve rüzgarsız olduğunu farkettim. Bu iyi şans demekti... Atıma binerek şatodan çıktım ve kuzeydoğuya yönelerek ormana girdim.
Ağaçların hatırı sayılır biçimde sıklaşmaya başladıkları noktaya gelerek attan indim ve atı bir ağaca bağladım. Yaklaşık on dakikalık yürüyüşten sonra, üzerinin kuru olduğundan tamamen emin olduğum yassı bir kaya kütlesinin önünde durup tüfeği ve çantayı yere bıraktım. Kanyaktan büyük bir yudumla boğazımı yıkadıktan sona ceplerimden malzemeleri çıkartıp çantadaki Enfield' ı elime aldım. Öncelikle çembere altı mermi koyarak altı ya da yedi metre önümdeki ağacın gövdesine nişan alıp ateş ettim. Her mermi beklediğim mükemmellikte hedefi buldu. Kayanın üzerine çekirdeği yukarı gelecek şekilde bir mermi yerleştirdim. Av bıçağının jilet kadar keskin yüzünü mermi çekirdeğinin üstüne yaslayıp, sol elime aldığım irice bir taşla vurarak derin sayılabilecek bir yarık açtım. Mermiyi biraz çevirerek işlemi iki kez daha tekrar ettiğimde, merminin yüzünde altı uçlu bir yıldız oluştu ve bu işlemi beş mermi için daha tekrar ettim. Mermilerden bir tanesini çembere yerleştirip, az önce altı mermiyi gövdesine çaktığım ağacın aynı bölgesine nişan aldım ve tetiği çektim. Yıldız yüzlü mermi altı küçük deliğin bulunduğu bölgeden yaklaşık on santim çapında bir yarım kürenin kaplayabileceği tüm alandaki ağacı gövdesinden ayırdı. Bu dehanın zaferini uzun iki kanyak yudumuyla kutladıktan sonra Enfield' ı kayanın üzerine bırakarak, mermileri yeleğimin cebine doldurdum. Tornavidalarla silahı hemen hemen birbuçuk saat önce yaptığım gibi sökmeye başladım. Kabzanın içindeki mekanizma çırılçıplak ortaya çıktığında, eğik bir çay kaşığının sapını andıran çelik yayı gördüm. Küçük ve yeterince sivri uçlu bir tornavidayla yayın ahşap yatağının içindeki bölmeyi kazıyarak genişlettim. Yayı da tıpkı tüm mekanizma gibi kusursuz biçimde yağladıktan sonra tekrar kabzayı kapatıp silahı kayanın üzerine bıraktım. Dört standart, bir tane de değiştirdiğim mermilerden koyarak, ilk yatak boş kalacak şekilde çemberi kapattım. Silahı kayanın üzerine bırakıp, şişenin yarısına dek kanyağı tek yudumda mideme boşalttım. Yerden fındık büyüklüğünden bir avuç taş toplayıp, silahtan dört ya da beş metre kadar uzaklaştım. Sol elimde kanyak şişesi, sağ elimde ise ayaklarımın dibine döktüğüm taşlardan tek tek alıp, silahın tetiğine doğru atmaya başladım. İlk iki taş tetiğe denk gelmedi ve hemen hatamı telafi etmek için kanyaktan büyük bir yudum daha aldım. Üçüncü taş tetiğe denk geldiğinde horozun düştüğünü gördüm. Üşenmeden her defasında silahın yanına gidip horozu kaldırıp uzaklaşarak beş merminin de tetiğe çarpan ufak taş parçalarıyla tam da istediğim gibi ateşlendiğini gördüm. Her ateş aldığında sağ tarafı biraz daha fazla çizilen Enfield' ı adeta öpecektim. Malzemelerimi toplayıp, kanyak şişesinden obur yudumlar alıp atıma doğru ilerledim. Atın yanına vardığımda şişeyi tamemen bitirip ormanın içine attım.
Ata binip keyifli bir gezintiye başladım. Göl kenarına ulaşınca senfoniler mırıldanarak manzaranın tadını çıkartmaya başladım, eğer av mevsimi olsaydı eve dönerken yanımda bir ya da iki yaban ördeği götürmekte sakınca görmeyecektim. Kafamda Mary'e hazırladığım hoş sürprizi canlandırdıkça yüzüme yayılan gülümsemeye engel olamıyordum. Saat dörde kadar göl kenarında huzur bulup, oyalandım. Doğanın içinde olmak beni gerçekten rahatlatmıştı. Huzurla şatoya doğru at sürdüm. Tabanca ve mermiler dışındaki malzemeleri av odasına bırakıp, beş çayını üst salonun balkonunda, derin derin esen gece rüzgarla yudumlarken, bir ara Mary üşütüp hasta olursam kendisine nasıl bakacağıma dair nutuk çekti. Umursamaz tavırlarla sözlerini dinledim. İki gece boyunca aralıksız yağmış yağmurun altında çarpışmış bir subay için; kendi şatosunun balkonunda çay içmek nasıl bir problem olabilirdi ki ?
Akşam yemeğini bu defa yemek odasında Mary ile karşılıklı yedik. Bana yazmakta olduğum İbranice kitabın nasıl olduğunu sorduğunda, bu akıl almaz yabaninin nasıl olup da bu cehalete sıkı sıkıya sarıldığını anlanmlandırmaya çalışıyordum. Yemek her ne kadar gerginliğe sebebiyet verebilecek konuşmalar doğurduysa da asabımın bozulmasına izin vermedim. bir kadeh Basque konyağını yanıma alıp kütüphaneme çekildim. Perdeleri kapatıp, kütüphaneyi saran zifiri karanlığın içinde zayıf bir mum yakıp masanın üzerine bıraktım. Dev dünya küresinin karşısındaki okuma koltuğuma yerleşip,az sonra intikamını alacağım gramofonumun karşısında pipomun ve konyağın keyfine varırken, meşum planımın sonuçlanması aklıma geldikçe engelleyemediğim iblisçe bir gülümsemeyle öne arkaya sallanmaktaydım. Tütünün ağır dumanı ve konyağın kesif kokusu odanın içine tamamen hakim olduktan sonra emektar Enfield'ı çekmeceden çıkartıp, herbiri yıldız yüzlü olan altı mermi doldurup tetiğini ve kabzasını da yağladıktan sonra masamın üzerine bıraktım. Zayıf alevli mumun ışığının tabancanın üzerini ancak aydınlatabileceği şekilde yerleştirip, karanlık odanın gölgelerinin arasına karıştım. Saat geceyarısına yaklaşırken, tüm çalışanların artık yataklarına çekildiklerinden emin olduktan sonra iblis gülümsemesine bir son verip, çenemi yukarıya kaldırarak, Mary'den yardım istemek için tüm nefesimle haykırmaya başladım.
Yaklaşan kaba saba ayak seslerinin ardından kapı açıldı ve silüetinden seçebildiğim kadarıyla talihsiz kadın içeriye girdi. Ciğerleri, odanın havasına hakim olmuş tütün dumanına karşı yoğun bir savaş verirken masaya doğru ilerleyip, masanın üzerindeki silahı eline alıp merakla karanlığın içinde etrafına baktı. birkaç saniye içinde parıltısı sönecek gözlerindeki şaşkınlığı mum ışığının alevinde gördüm. Öne doğru mümkün olduğunca fazla ses çıkartabilecek bir adım attıktan sonra tekrar tüm gücümle bağırarak, zavallı karıcığımı korkuttum. Herşey o kadar aheste oluyordu ki... Kabzasının üzerindeki yağ karanlığın içinde ışıl ışıl parlıyordu. Korkudan elinden masaya doğru fırlattığı silah, parmaklarının arasından ayrılırken cildindeki yağın parlamasını görebiliyordum. Aynı anda, sesin geldiği yöne doğru, arkasına, bana doğru dönmeye çalışan Mary' nin kalbi tam olarak kurulu horozu masanın köşesine çarpan silahın namlusunun karşısındaydı. Silahın namlusundan çıkan alev mumum sönük ışığının engelleyemediği karanlıkta bir şimşek gibi çakarken, Mary geriye doğru düştü. Yere çarpmasına ancak bir kaç santim kalmışken onu kollarından yakalayabildim.
Mary' nin gözlerinde korkunun taşlaştırdığı anlamsız ifade vardı. Ben ise, göğsünün solunda büyük bir delik olması gereken zavallı karıma bakarken, sevinçten döktüğüm gözyaşlarımı saklamak istemiyordum. Duyguların alel acele birbirine karıştığı birkaç saniyenin ardından, Mary kucağımdan doğrularak çeneme bir öpücük kondurdu ve onu ne kadar çok sevdiğimi gösterdiğim için bu talihsiz kazaya minnettar olduğunu söyledi. Ben şaşkınlıkla neler zırvaladığını anlamaya çalışırken, aklımdan ineklerin mermilere karşı bağışıklıklarının olup olmadığına dair yüzlerce fikir geçmekteydi. Kütüphanenin açık kapısından tüm şatoya yankılanan silah sesi, gecelikleriyle ve ellerindeki fenerlerle tüm hizmetlilerin kütüphanenin kapısında birikip bu gereksizce romantik sahneye tanık olmalarını sağladı. İçlerinden bir tanesi odanın ışığını yakmayı akıl ettiğinde, altı parçaya bölünmüş mermi çekirdeğinin Mary'nin kalbini değil de, odanın sol tarafındaki rafta duran paha biçilemeyecek el yazması Macbeth'i paramparça ettiğini gördüm. Kütüphanemin en önemli parçalarından bir tanesinin yok oluşuna neden olmanın üzüntüsü de bu beceriksizce komployla karışınca yıkıma uğradım ve kollarıma giren iki hizmetkarın sayesinde ayağa kalkıp divana oturtulabildim. Gözyaşlarımdan ıslanmış gözlüklerimi eteğinin kenarına silmekte olan Mary, bir açıklama bekler gibiydi. Ona, bütün gün boyunca kitaba yoğunlaştığımı, savaşın şiddetini anımsamak için Enfield'ı çıkartıp, eski günleri düşündüğümü, aşırı alkol ve tütünle birleşen savaş anılarının beni bu hezeyana sürüklediği konusunda bir açıklama yaptıktan sonra eminim ki; tüm çalışanlarım benim artık bir zır deli olduğumu düşünüyordu.
İçine düşmüş olduğum iç huzursuzluk ve yakamdan düşmeyen öfkeyi doğuran rezil aile yaşamıma bir çözüm getirmeye çalışırken, zaten Mary yüzünden bana karşı tutumları iyice değişmiş olan çalışanlarımın saygısını da neredeyse yitirmiştim. İblisce planım, kazara kendisini bile öldüremeyecek kadar sakar olan Mary tarafından başarısızlığa uğramıştı. Üstüne üstlük, Mary ölseydi bile, bu eşkıya bozmaları; hain planımı kavrayamamış olacaklardı ancak, yine de benim onlara karşı bir kötülük yapmak için fırsat kolladığımı düşünerek ve büyük mürasa konmak için belki de beni boğazlamaktan geri kalmayacaklardı.
En büyük dostum olan gramofonum çalışamaz haldeydi, en değerli kitaplarımdan bir tanesinin parçalarını halının üzerinden henüz toplamıştım ki, bir önceki gece beynime saplanıp kalmış, kafatasımı paramparça etmeye doğru her sızıda daha da yaklaşan öldürücü baş ağrısıyla mücadele edemez olduğumu farkettim. Ağrının dinmeye niyeti yoktu. İlerleyen birkaç gün boyunca yalnızca alkol alarak, ölmeyecek kadar beslendim. Baş ağrısını yatıştırabilmek için aldığım alkolden büyük bir fayda beklemiş olmalıyım ki, beni bırakmayan ağrı yüzünden hüsrana uğradım. Mary bana büsbütün aşık olmuştu, ancak sürekli canımı sıkacak şeyler söyleyip duruyordu. Onu dinlemiyordum bile. Diğer taraftan bir sabah uyandığımda, baş ağrısının başladığı günden itibaren bir hafta geçtiğini farkettim. Koskoca bir hafta ! Değil içebilmek, kokusuna bile tahamül edemediğim tütünden iyice uzaklaşmam Mary' nin bana yakınlaşmasına yol açmıştı.
Kapımı çalan muhasebecinin anlattıklarını duyunca tüm dünyanın en büyük çilelerini karşılamaya hazır olmam gerektiğini düşündüm. Bütün hafta boyunca aralıksız yağmur yağmıştı. Köylerde hayvanlar hastalanmaya başlamıştı. Köylülerin evlerinden bazılarının çatısı yıkılmıştı ve insanlarım adeta ağıl hayvanları gibi açıkta yaşıyorlardı. Önce çocuklar hastalanmaya başlayacaklardı. Çocukları hastalanmış köylüler de çocuklarıyla ve evleriyle ilgilenecekler, yapılamayan işler bir yığın halini alacaktı. Hayvanlar otlatılmadığı için hastalanmaya başlamaları kaçınılmazdı. Belki de tarımla uğraşamayan köylüler, benim kontrolüm dışında çocuklarını ve kendilerini beslemek için hayvanları kesmeye başlayacaklardı. Aşırı yağmur meyve bahçelerinin sulama kanallarının tamamen kullanılmaz hale getirmişti ve tüm sulama sisteminin baştan yapılması gerekiyordu. Önümüz ilkbahardı ve ardından yaz gelecekti. Bütün sezonun sonunda bir tek elma bile alamamam söz konusuydu. Sulama sistemi çalışmazsa, altı ay sonra borçlardan başka bir şeyi kalmamış bir efendi olacaktım. Muhasebeci, tatsız haberleri vermeyi hiç bitirmeyecek diye içimden geçirmiştim ki ciğerlerimdeki tüm havayı kederle üfleyerek Londra' ya bir başka ziyaret yapmam gerektiği konusunda düşünmeye başladım.
Hemen o akşam arabamı hazırlatarak Londra' ya doğru yola çıktım. Yol boyunca edindiğim izlenim, diğer köylerin ve çiftliklerin de çok şanslı olmadığı yönündeydi. Şehre varır varmaz, hemen Ian' ın çalıştığı hastaneye gidip kendisiyle görüşmek istediğimi söyledim. Durumun acil olduğunu, sağlığımın kötüleştiğini söylesem de, dazlak kafalı hademe, şu anda tüm doktorların bir toplantıda olduğunu ve toplantıyı bölemeyeceğini söyledi. Aksi adama rüşvet vermeye çalıştıysam da istediğimi yaptıramadım. Kör talihime lanetler okuyarak, Doktor Ian McGray adına bir pusula bırakıp hastaneden ayrıldım.
Akşam yemeğimi yediğim lüks otelin yemek salonundan elimde gazetemle henüz ayrılmıştım ki, resepsiyonda görevli olan bir genç yanıma gelip, konuklarımın geldiğinin haberini verdi. Lobiye geçtiğimde donuk yüzlü Doktor, hayaletleşmiş bembeyaz yüzüne yayılan derin gülümsemenin ardından sarılarak, geciktiği için üzgün olduğunu söyledi ve yanındaki genç meslektaşıyla bizi tanıştırdı. Benim gibi derin bir ızdırap çeken hastaları oyalamanın nasıl bir meslek ahlakıyla bağdaştığını sitem ederek sorduğumda, iki adam da güldüler ve Ian rahatsızlığımın ne olduğunu sordu. Tam bir haftadır aralıksız devam eden baş ağrısını anlatırken, farkında olmadan elimle, önümdeki sehpanın kenarına vuruyormuşum. Ian, köse çenesini kaşıyarak gözlerime baktı, kafasını bilmişce sallayarak ayağa kalktı. Hastalıkların lobilerde ya da klüplerde tedavi edilemeyeceğine dair ciddi cümleler sarfeden bu " deli doktoruna " karşı içimden istemsiz bir sempati gelişti. Daha önce kendisini hiç böyle görmediğim arkadaşımın, bu tavırları beni gerçekten keyiflendirmek için mi, yoksa bulunduğu çevreden bulaşan hastalıkların semptomlarından biri olup olmadığını merak ederken, üç adam arabama binip, genç doktorun muayenehanesine gittik.
Yeşil boyalı duvarların arasında kendimi daha rahatlamış hissettim. Oyalanmadan, adeta gömleğimin kolunu sıyırmamı bile bekleyemeden, bana bir sakinleştirici iğne yaptılar. İlerleyen birkaç dakika içinde kendimi çok daha rahat hissettim. Ancak beni muayene ederken kullandıkları ışığa artık dayanamadığımı usangaç bir biçimde ifade ettikten sonra küçük fenerin ışığını sokmaktan vazgeçebildikleri zavallı gözlerimin acıdığını hissediyordum. Başımın ağrısının tek nedeninin yüksek tansiyon ve artık iyice bozulmuş gözlerim olduğunu söylediler. Genç doktorun avucuma bıraktığı birkaç hapı yuttuktan sonra, muayenehanenin bekleme salonuna geçtik. Geldiğim yerde, sağlık sıkıntıları yaşayanın yalnızca ben olmadığımı anlattım. Önümüzdeki günlerde çocukların ve köylülerin hastalanmasından endişe ettiğimi anlattım. Ian, birkaç doktor arkadaşına konuyu yarın sabah anlatacağını ve en yakın fırsatta insanların tedavisine başlanacağından emin olduğunu söyledi. Bunun dışında iyi veterinerlere de ihtiyaç olacaktı. Genç doktor, kuzeninin çok popüler bir veteriner olduğunu ve hipodromda çalıştığını, onunla konuştuktan sonra, çiftlik hayvanları üzerinde uzmanlaşmış birkaç veteriner arkadaşını gönderebileceğinden emin olduğunu söyledi. Dostlarıma teşekkür edip, onlara bir kaç kadeh içki ısmarlamak istediğimi söyledim. Ian ertesi sabah erken saatte buluşmanın daha doğru olacağını belirterek, teklifimi nazikçe geri çevirdi. Onları evlerine bıraktıktan sonra, ben de otele dönüp yattım.
Öğlen olduğunda, Ian ve diğer dört doktor arkadaşıyla otelin yemek salonunda öğle yemeğini yemekteydik. Tuzluğa her uzanışımda, ruhsuz ruh doktoru dostumun, ekşimiz suratıyla karşılaşıyordum. İnsanlara sağlık hizmetinin sunulması aşağı yukarı tahmin ettiğim ölçülerde cebimi yakacaktı, ancak bunlar kesinlikle kaçınılmaması gereken bedellerdi. Yemekten sonra seçkin bir gözlükçüye gidip, beğenime hitap eden yeni bir gözlük sahibi oldum. Öğleden sonra da üç veterinerle buluşup, beş çayımızı içerken olup bitenleri anlattım. Onlar da doktorlarla birlikte ertesi sabah yola çıkmayı kabul ettiler. Hemen ardından Londra'nın en tanınmış inşaat firmalarından bir tanesine gidip, sulama sistemi konusunda tavsiye ve yardım almak istediğimi söyledim. Beni, kırsal kesim tecrübeleri daha yoğun olan daha küçük bir başka firmaya yönlendirdiler. Yaklaşık bir saat süren tartışmanın sonunda, bir mühendis ve iki teknisyenden oluşan heyetin, gerekli aletlerle iki gün sonra şatoya ulaşacağı konusunda karara vardık. Ben de Londra'da fazla oyalanmadan ve mümkün olduğunca daha fazla para harcamaktan kaçınarak şatoya geri döndüm.
Sabah doktorlar ve veterinerlerden oluşan heyetler tüm köyleri tek tek dolaşıp, gerekli çalışmaları yaparlarken ben ve muhasebecim de yanlarındaydık. Özellikle doktorlar bütün gün çalıştılar. Ben de geceyi heyetle birlikte, şatonun güneyinde kalan ufak köylerden birinde geçirdim. Gece ara verilen çalışmalar, ertesi gün şafakla birlikte başlayıp öğleye kadar sürdü. Durum sandığım kadar trajik boyutlarda değildi. Bu hamam böceği cesaretli muhasebecim, yine her zamanki gibi durumu bir kabus senaryosuna büründürerek aktardığı için, biraz fazla yaygara koparmıştık ancak, şu anda çevremdeki tüm insanlar, sorumluluğum, bilincim ve düşünceliliğim için bana minnet ve saygı duymaktaydılar. Ben kitabımı yazarken, diğer işlerle zamanımı öldürmesinler yeter...
Sağlık heyeti işleri biter bitmez, bir kamyonet dolusu ilacı arkalarında bırakarak ayrıldılar ve ben de şatoya döndüm. Son günlerde uğraştığım işler ve yeni gözlüklerim sayesinde ağrıyı unutmuştum, kendimi daha sağlıklı hissediyordum. Ertesi sabah gelecek olan mühendis ve teknisyenler için hazırlıkları öoktan tamamlanmıştı. Geldiklerinde zaman kaybetmeden incelemelerini tamamladılar ve çizilmesi gereken proje için Londra'ya dönmeleri gerektiğini söylediler. Proje kısa sürede tamamlandı, istedikleri paranın ilk kısmını aldılar ve ilerleyen bir kaç hafta içinde son derece profesyonelce yapılmış yeni sistemin çalışır hale geldiğini gördüm. Çevre köylerden gelecek işçilere yaptırmaya kalkacak olsam aylar sürecek sistem, bir kaç hafta sonra yepyeni haliyle kusursuz çalışmaktaydı.
Ve yine başladı ! İşlerim bitip de kütüphaneme çekildiğim o günlerde, kafasız kadın, hayatı bana zindan etmeye kararlıymışcasına hareket etmeyi sürdürdü. Üretkenliğimi yeyip bitiren, ruhumu kemiren bu kadını ve her fikir çatışmasında arkasına sığındığı eşkıya ailesini ortadan kaldırmak için profesyonel destek almanın sırasının geldiğini kavradım.
Neil Cleavers, eski dostum... Omuz omuza çarpıştığım, cepheden sağ dönebilmeyi başarabilmiş bir avuç subaydan bir başkasıydı. Neil, herşeyi açık yüreklilikle insanın gözlerinin içine bakarak söyleyen ender insanlardan biriydi. Dobra olduğu kadar hırçın ve anlaşılmaz bir adam olarak tanıdım onu. Ufak tefek tartışmaları büyük kavgalara dönüştürmekten kaçınmazdı. bir keresinde, siperde yürürken çok ses çıkardığı için bir askeri feci şekilde dövmüştü.Koyu bir Protestandı ve tıpkı babası gibi bir polisti. Cephede, hiç çekinmeden mermi harcamış bu adamın silahının namlusuyla ölenlerin başında korkaklar ve cepheyi terk etmeye kalkan başı bozuklar gelmekteydi. Geniş omuzları ve uzun sayılamayacak boyuyla, iri burnunu her işe sokmaktan ve istediğini yaptırmaktan büyük keyif alan bu adamla görüşmek için Londra' ya bir kez daha gitmeye karar verdim. bir kaç saatlik araştırmanın sonunda, Docklands' deki polis karakolunda çalışmakta olduğunu öğrendim.
İçeri girip Neil' ın adını verdikten sonra, kendisini takip etmemi söyleyen, kalkık burunlu, sıska bir polis memurunun ardından merdivenleri çıkarak fazla geniş sayılmayan bir koridora girdim. Koridorun sonundaki buzlu camlı kapıyı çaldıktan sonra kalkık burun içeriye uzandı ve duyulamaz sözcükler mırıldandıktan sonra geri çekilip beni içeriye davet etti. İçeri girdiğimde; Neil' ın diğer polislerden daha farklı bir statüyle karşılandığını gördüm. Hatırı sayılır miktarda kilo almış, kocaman göbekli bir komiser vardı karşımda. Beni görünce adeta fırladı. Uzun uzun gözlerimin içine bakarak elimi sıktı.
Havadan sudan sohbetimiz sırasında, bendeki gerginliği anlamış olmalı ki; burada rahat konuşamadığımızı öne sürerek, dışarıya çıkmayı teklif etti. Kabul ettim. bir çeyrek saat sonra; nehir kenarının ıslak sokaklarını arkamıza bırakarak, tuğla duvarlı eski bir tekne tamirhanesinin duvarının önüne geldik. birkaç metre önümüzde akıp duran nehire bakarak, konuşmaya nasıl girmem gerektiğini düşünüyordum, ancak bir türlü sözcükleri toparlayamıyordum. Sanırım, Neil' i, yine agresif, belki de rüşvet yemeye meyilli, kirli bir polis olarak görmek istemiştim, ancak karşımdaki adamın sunduğu vitrin son derece farklıydı. Kafasında çelik miğferiyle, siperlerin tozunu attıran eski sokak piçiyle, karşımdaki komiserin tamamen farklı insanlar olmalarından korkuyordum.
Artık yutkunmalarımdan ve nehire bakarken dalıp gitmemden sıkıldığını, bir an önce konuya girmek istediğini söyledi. Ben de bunun üzerine, başıma dert lan insanlar olduğunu, bu insanlardan ellerimi kirletmeden kurtulmak istediğimi söylediğimde, Neil, derin bir sessizliğe gömüldü. Ceketini çıkartıp koltukaltına sıkıştırdı ve gömleğinin kollarını yukarıya sıyırıp, kıravatını gevşetirken asıl mesleğinin domuz kasaplığı olan bir adama bakmakta olduğumu düşünmekten kendimi alamadım.
Ağzından mırıltı gibi sözcükler çıktı. Gözlerini açıp, dudaklarını şaşkınlıkla oynatarak, kendi kafasının içinde " yoo, hayır! "lar dolaştırdı. Aniden yüzünü bana çevirerek, kimlerden kurtulmak istediğimi sordu. Mary ve ailesinin hikayesini lafı fazla uzatmadan anlatmaya çabaladım. Beni dinlerken ister istemez kıkırdadı. Beni dinledikten sonra bakışlarını nehire gömdü, bir dakikadan daha az süre daha sessizliğe gömüldükten sonra; bu işi, ikimizin de başını belaya sokmadan halledilebilecek insanları tanıdığını ancak çok para istenebileceğini öne sürdü. Büyük sadakati ve yardımları karşılığında, adamlar ne kadar para isterlerse istesinler, aynı miktarı kendisine de ödemem konusunda kendimi mecbur hissettiğimi söylediğimde, saçmaladığımı söyledi. Kararımdan vazgeçecek değildim. Dostlar paradan konuşmaz, ancak para söz konusu olduğunda doğru şekilde konuşulmalıydı. Dudaklarını bükerek kabul etti. Kendisine birkaç saatlik zaman tanımamı, henüz öğle vaktiyken, görüşmesi gereken " profesyonelleri " bulamayacağını, geceyarısına doğru Paradise Road' da Old Cannon adındaki pubda onu ve arkadaşlarını beklememi söyledi. Beni arkada bırakıp, tuğla labirentinin içine girerken; arkasını dönüp gülerek, " Sakın bu kılıkla gelme, seni de soyarlar " dedi.
Londra' nın tepesinde Ay; bütün tembelliğiyle yükselirken, fahişelerin, sokak köpeklerinin ve içinde neler döndüğünü anlatmak için şahit gerektirmeyen binaların yayıldığı dar sokaklardan geçerek, Old Cannon' ı buldum. İçeri girmeden önce, son anda kaybettiğim unutkanlığımla gözlüklerimi çıkarmayı akıl edebildim. Ayağımda; yolculuğa çıkarken yanımda getirdiklerimin içinde en eskisi olan ayakkabılarım, kahverengi fitilli pantolonum, lacivert balıkçı kazağım ve dışarıdan bakıldığında gıda kaçakçılığı yapan bir manavdan farksız görünmemi sağlayan yeşil paltom ve başımdaki sıradan şapkam ve koltuğumun altında katlanmış bir bulvar gazetesiyle içeriye girdim. Boğazlı kazağın bittiği yerin hemen üzerinde başlayan kızıl favorilerim, kulaklarımın hemen üzerinde kahverengiye dönen, kasten dağıttığım saçlarım ve içeriye çökük mavi gözlerimle, kalabalığın arasına rahatça karışmaya çalışarak, ellerinde bira bardakları ve kalın purolarıyla şarkılar söyleyen insanların arasından geçip, karanlık bir köşeye yerleştim. Garson geldiğinde, domuz pastırması, salçalı patates ve şarap ısmarlayarak, yemeğim masama gelene kadar elimdeki ucuz gazeteye daldım. Kemerlerinin üzerinden sarkan göbekleriyle dans eden sarhoşların arkasında Neil' in getireceği adamları beklerken, ben de bir pipo yaktım ve ardından yemeğim masama geldi. Yemeği bitirip piponun söndüğünü farketmiştim ki, zamanı nasıl öldürebileceğim konusunda artık fazla endişe etmemem gerektiğini düşünürken, Neil, yanında iki çapulcu kılıklı adamla çıkageldi. Beylere oturmalarını işaret etim. Adamlardan tek gözünde bant olan, sanki Napoleon' un reenkarne olmuş haliydi. Mavi gömleği ve lacivert paltosuyla, oval yüzünün ortasındaki keskin burnu bana bir an olsun efsanevi imparatora bakmakta olduğumu hissettirdi. Diğer adam ise baştan aşağıya bordo renklerle giyinmişti ve alnına düşen tek kahkülle birlikte bir dinamiti andırmaktaydı. Fitili öne düşmüş, bodur bir dinamit...
Ben daha ağzımı açmadan adamlar soru sormaya başladılar. Onlara kurtulmak istediğim insanların benimle aynı evde yaşadıklarını, ancak her ne pahasına olursa olsun, cinayetlerin adımı kirletmemesi gerektiğini söyledim. Basit ancak kurnazca bir plan çerçevesinde hareket edilmesi konusunda anlaştık. Basit bir soygun sırasında paniğe kapılmış hırsızlar tarafından öldürülmüş aile fertleri senaryosu üzerinde anlaştık. Fiyat konuşulmaya başlandığında, sözü Dinamit devraldı. Masraflar da dahil, yirmibin Sterlin üzerinde anlaştık. Ödemenin yarısını altı gün sonra, diğer yarısını da iş bittikten sonra ödeyecektim. Haberleşmek için, Bay Sharks adına telgraf gönderecektim ve telgrafın konusu şatoya tütün sipariş etmek olacaktı. Böyle sıradan bir konuyla kimsenin dikkatini çekmeyeceğimizi düşündüğümü söyledim. Kabul ettiler. El sıkışıp vedalaştık ve onlardan ayrılarak, otelimin olduğu yöne gitmek için bir at arabasına bindim. Bütün geceyi içerek geçirdikten sonra sabaha karşı sızmışım.
Altı gün sonraki ödeme için otuzbin Sterlin hazırlayıp, kütüphanemin duvarında çerçeveli duran şatonun büyük planının bir kopyasını çizdim. Altıncı gün yola çıktım. Londra' ya gidip, Neil' ın parasının tamamını ve adamların ödemesinin ilk kısmını verdim. Şatonun planının üzerinde, girecekleri odaları, çalmaları için bırakacağım ufak değerli eşyaların yerlerini ve hedeflerin odalarını işaretleyip, izlemeleri gereken yolu anlattıktan sonra, planı onlara verdim. İşe başlamalarında herhangibir sakınca kalmadığını belirterek, tarihi kararlaştırdık. Yaklaşık bir ay sonra, 23 Nisan gecesi. Doğumgünüm. Saat gece ikide !
Bir aylık sürede iki kez telgrafla haberleştik. Büyük bir doğumgünü partisi vereceğimi, işin; herkes sarhoş olup sızmışken halledilmesi gerektiğini üstü kapalı anlattıktan sonra, yapmam gereken tek şey sabırla beklemekti. Öyle de yaptım. Günlerimi okuyarak ve göl kenarında dolaşmaya çıkarak, mümkün olduğunda İrlandalılardan uzakta geçirdim. Doğumgünüm için uzaktan gelen misafirlerim olmayacaktı, böylece kimsenin geceyi şatoda geçirmesini beklemiyordum. Mary' nin en çok hoşuna gideni doğumgünümü aile içinde kutlamak istediğimi söylemem oldu.
23 Nisan günü, öğle saatlerinde alkol almaya başlayan eşkıya çetesi ve Mary, saatler ilerledikçe garipleşmeye başladılar. Bir önceki günün tamamını mutfağa kapanarak geçiren hizmetlilerin ellerinden çıkmış harika yiyecekler, bir kaç dakika içinde eşkıyalar tarafından yağmalanıp, sevimsiz hale sokuldular. Mary de bana doğumgünü hediyesi olarak havuçlu pasta yapmıştı ancak açlıktan ölmek üzere olan bir tavşan bile bunu yemeyi haketmezdi. Hava kararırken uşaklar Mary' i odasına taşıdılar. bir kaç saat sonra da İrlanlda halk şarkılarını söylerken ağızlarını toparlayamayan ağabeyleri ve babası da derin uykularına uşaklar tarafından yatırıldıkları yataklarında daldılar.
Ben ise sarhoş olmayacak kadar içmiştim ve kütüphanede pipomu içerek, kitabımı okuyordum. Kitabın konusu, gözlerini kaybetmiş bir balıkçının, kendisine aşkla bağlı olan karısı tarafından dünyanın güzelliklerinin anlatılmasıydı. bir gece evlerine giren haydutlar tarafından kadıncağız tecavüze uğrayıp öldürülüyor, zavallı kör adam, karısının intikamını alabilmek için pes etmeyerek mücadele ediyordu. bir kaç saat sonra " profesyoneller " şato duvarını aşıp, Mary ve diğerlerinin bulundukları odalara girecekler, kendileri için bıraktığım diğer onbin Sterlin' i daha alıp, ahırda ufak bir yangın çıkartıp kaçacaklardı.
Dalgın dalgın kitabımı okurken, sayfanın en altındaki cümlenin tam ortasında geçen " göz " sözcüğüne baktığımda gerçekten bir an için bir göz gördüğümü düşündüm. İrkildikten sonra tekrar aynı noktaya baktığımda, bir başka saniye içinde; kapaksız, sürüngenlerinkini andıran tek kırmızı gözün orada olduğunu farkettim. Elimle dokunmaya çalıştığımda, ufak göz kayboldu. Sayfayı çevirmeye çalıştığımda kağıdın ciltten ayrılmadığını gördüm ve sayfanın altından kan sızmaya başladı. İnanılması güç biçimde, kitabın sayfalarının çok sıcak, kağıdın adeta yanmak üzere olduğunu hissediyordum, ancak sızan kan buz gibi soğuktu. Kafamı toparlamaya çalışarak, kitabı kapatıp yere bıraktığımda, karşımdaki rafta; birkaç kitabın kaplayacağı alanda yine aynı kırmızı gözün daha büyük bir biçimde orada durmakta olduğunu farkettim. Göz kıpkırmızı bir küreden ibaretti ve ortasından diklemesine iğ şeklinde siyah bir hat geçmekteydi. Başıma neler geldiğini anlayabilmek için ayağa kalkmaya çalıştığımda, büyük dünya şeklindeki kürenin yeninde kıpkırmızı, büyük gözün olduğunu, kitap rafındaki gözün ide kaybolduğunu farkettim. Ahşap ayaklığın üzerinde havada yüzercesine duran göz dimdik bana bakıyordu ve dehşete düştüğümü inkar edemeyecek durumdaydım.
Aklımı kaçırmakta olduğumu sandım. Hemen hemen bir metre çapındaki küreye yöneldiğimde, ortasındaki siyah göz bebeğinin daralıp incecik olduğunu, tam bu sırada, siyah gözbebeğinin etrafında, tonu kahverengiden bordoya dek değişen bir yıldızın dalgalanmakta olduğunu gördüm. Saçma merakımdan sıyrılıp, İrkilerek geri adım attım. Dua mı etmeliydim küfür mü etmeliydim bilemiyorum ancak, tam göze odaklanmıştım ki, kapının altından bir an içinde odayı tarayan kırmızı ışık huzmesini farkettim. Hızlıca kapıya yönelip, korkumu dizginlemeye çalışarak kapıyı açtım, Koridor zifiri karanlıktı ve bomboş olmalıydı. Ne bir hareket, ne bir ışık ne de bir ses...
Şatodaki canımı sıkan meşum tekdüzelik, atmosferi terk etmeyecek gibiydi. Eğer birkaç saniyeliğine böyle bir şey gördüysem bu benim aklımı kaçırmış olduğumu göstermez miydi? Saçmalığın daniskası ! Aklımdan delirmek ile ilgili düşünceleri sıyırarak, tğm dünya üzerinde, ilk kez benim tanık olduğum bu doğa üstü olayın gizemini çözmek için, masamın üzerindeki ufak gaz lambasını alıp koridora yöneldim. Koridora girdiğim andan itibaren, lambanın sarıya dönen beyaz ışığı, kan kırmızısı bir renge büründü ve lambanın küresine baktığımda aynı gözün orada olduğunu, kırmızı çeperinin altında, siyahlı bordolu alaca bulaca desenin dalgalanmakta olduğunu gördüm. Işığın yansımasından soğacak her türlü göz aldanması olasılığını aklımdan geçirsem de, gözün parlak yüzüne baktığımda ne kendimi ne de başka bir şeyi göremiyordum. Vücudum git gide uyuşmaya başlarken, bakışlarımı hipnotize edici gözden kurtarıp ani bir hareketle lambayı yere bıraktım ve lamba yere düştüğünde bir sürüngenin çığlığını anımsatan sesin ardından halının üzerinden yükselen alevlerden kendimi kurtarmak isteyerek merdivenlerden aşağıya doğru bilinçsizce koştum.
Dehşete kapılmıştım ancak kendime hakim olmaya çalışıyordum. Karanlık holde ilerlerken mutfak tarafına yönelmekle salona girmek arasında kararsız kaldım. Neye karar verdiğimden tam olarak emin olamasam da, kendimi salondaki şöminenin karşısında buldum. Şöminenin içindeki kan kırmızısı alevin içinde, o kırmızı meşum gözün belirginleşmeye başladığını farkettim. bir anda arkama dönüp, çevik bir hamleyle yemek masasının üzerine çıktım. Masanın üzerinden, karşımdaki büyük ceviz ağacından oymalarla süslenmiş büfenin üzerine sıçrayarak, büfenin ahşap çerçeveli aynasının üzerinde, ailemizin sembolü olan arslan başı kabartmalı gümüş göğüs zırhının arkasındaki kılıçlardan bir tanesini kabzasından yakalayarak çekip elime aldım. bir anda bacaklarımda ve karnımda inanılmaz bir ateş hissettim ve aşağıya baktığımda, bütün aynanın yüzünde devasa, kıpkırmızı gözü gördüm. Gözümün önünden gitmeyen o iblis gözünü...
Peşimde ateşten bir ordu varmış gibi önüme vuran kıpkırmızı ışığın üzerinde koşarak salondan çıkıp, holü geçip, mutfağa girmeye çalıştım, ancak holdeki büyük saate çarpıp yere düştüm. Kalkmaya çalıştığımda; tüm şatonun ağırlığının altında ezilmekte olduğumu hissettim. Sendeleyerek doğrulduğumda, gözlüklerimin gözümde olmadığını farkettim. Yere kapanıp, sol elimle yeri yoklayaraki karanlığın ve arkamdan vuran hayalsi kırmızı ışığın içinde gözlüğümü ararken, terlemiş avcumun içinde iki parmağımla zoraki tuttuğum kılıcın kabzasını da kaybetmemeye çalışıyordum. Gözlüğümü bulup, yüzüme yerleştirmeye çalıştım ve atalarımdan yadigar şövalye kılıcımı arslan başlı topuzundan parmaklarımla çekip sıkıca kavradım. Gözlüğün sağ camı kullanılamaz haldeydi ve burnumun üzerine gelen kısmı da zoraki duruyordu. Sağ gözümü kısarak, çevremi net görmeye çalıştım. Mutfağa doğru ilerlerken, her adımda biraz daha ağırlaşıyordum. Neredeyse kağının eşiğinden içeriye adımımı atacaktım ki, gözlerim bulandı, başım aniden döndü ve dizlerim iflas edince yere düştüm.
Gözlerimi açtığımda, bahçede büyük kırmızı bir ateş yanıyordu ve ateşin etrafında insanların toplanmış olduğunu gördüm. Ateşin etrafında kuzenim olacak eşkıya reisi elinde benim şövalye kılıcımla, çevresinde üç oğlu ve siyah uzun bir pelerin giymiş Mary durmaktaydı. Arkalarındaki sırada ise şatonun tüm çalışanları, hipnotize olmuş gibi kıpırtısızca ateşe odaklanmış bakmaktaydılar. Ben ise yüzüm ateşe ve ardındaki şatoya dönük biçimde, yüksek duvarların dibindeki bir ağaca halatlarla ayak bileklerimden, bacaklarımdan, belimden, kollarımdan ve boğazımdan kaçmama imkan tanımayacak biçimde bağlanmıştım. Mary' nin; şimdilerde gözüme daha da iri görünen kaba saba kardeşleri, özel eşyalarımı, kitaplarımı, giysilerimi tek tek ateşe atmaktaydılar. Ateş, kırmızı devasa alevler yükselttikçe, ben de nefes almakta zorlanıyordum. Eşyalarımın hepsi devleşen ateşin içine gömüldükten sonra, tavukları, tavşanları, kuzuları canlı canlı ateşe atmaya başladılar. Canlı hayvanların bağırışları, çılıkları şatonun avlusunda çınlarken, ateş artık küçük bir yangın halini aldı. Bu lanetli ateşle beslenen, körelmiş zihinlerdeki inancın karşılığı neydi; bilemiyorum. Ancak her geçen saniyede göğsüm sıkışıp, git gide ölüme daha da yaklaşıyordum. Terden sırılsıklam olmuş gömleğim, karşımdaki dev ateş gibi yanıyor olmalıydı, çünkü tenimde hissettiğim ızdırap dayanılmazdı. Dudaklarımın arasından süzülen kanları ve gözlerimden akıp duran yaşları kafamı sallayarak silkelemeye çalıştıysam da faydası olmadı. Ateş bana doğru ilerlemekteydi. Alevlerin sipsivri çatısı bana doğru eğilmeye başlarken, Mary olacak orman cadısının şişman vücudunun çıplak hatları, üzerinden yere dökülen siyah pelerininin ardında belirdi. Kollarında, göğsünde, karnında ve bacaklarında anlamlarını kavrayamadığım semboller vardı. Gözlerinde insansılıktan uzak bir parıltıyla, sarsılarak yürüyerek, ateşle benim aramda durdu ve ellerini kontrolsüzce bana doğru uzatarak yaklaşmaya başladı.
Dişlerimi sıkıp, gözlerimi kısıyordum. Eğer bu halatlardan bir kurtulabilseydim, karşımdaki bu yabanıl kadını ateşin tam içine büyük bir istekle savurup, atacaktım. Mary' nin dudaklarından anlamsız sözcükler dökülmeye başladığında, kalabalık da büyük bir homurtuyla karışıp, bir uğultuyu andıran ilahiye benzer şeyi mırıldanmaya başladılar. Apaçık ortadaydı ki sapkın güruhun hedefi yalnızca benim aklım ve hayatım değil, beni kurban ederek elde etmeye çalıştıkları büyük bir ödüldü. Neye karşı ve ne için kurban edildiğimi bilemezken, Mary' nin bedeninin üzerinde dalgalanıp duran girift sembollerin arasında bakışlarım kaybolup gitmekteydi. Ateşin gerisinde, Mary' nin babası kılıcı ağır ağır havaya kaldırdı. Mary bana iyice yaklaşıp, başka bir gücün etkisindeymiş gibi çılgın ilahinin melodilerinde dansetmekteydi. Henüz tenime değmemişti ki; vücudundan yayılan buz gibi hava içimi ürpertmeye yetti de arttı. Vahşi bir hayvanın pençesini andıran sağ elindeki abartılı titreme tüm koluna yayılırken, pençe sol göğsümün üzerine kapandı ve göleğimin sol tarafını yırtıp aldı. Pençe bir sonraki hareketinde açılarak, avcunun içindeki kumaş parçasını yere bıraktı. Süzülüp gitmekte olan kumaşın, çimenlerin üzerine değmeden yanıp, kül olduğunu gördüm. bir sonraki hamlesinde onu durdurmak için; gökyüzünden paraşütçü tümeninin yağmasını çok isterdim ancak, bu sapkın güruha liderlik eden ve bir zamanlar benim karım olduğunu iddia eden bu dişi iblisten beni, yazık ki hiçbirşey kurtaramayacaktı.
Kılıç havayı yararak yere inerken, arkasında ışıktan bir yılan bıraktı. Mary, ağzı açık, dişleri neredeyse kalbime saplanacak şekilde sol göğsüme yaslanıp kaldı ve ilahi de aynı anda sustu. Şatonun avlusu o kadar derin bir sessizliğe bürünmüştü ki, ateş bile ses çıkarmıyordu. Tam o anda bir silah sesi duydum ve ateşin ardındaki sapkınlardan bir tanesi yere düştü. Hemen ardından bir el silah sesi daha ve diğeri...
Ard arda iki el silah sesi ve ardından bir kaç saniye süren sessizlik. Mary çıldırmış bedenini vücuduma sararak, pençelerini kulaklarımın etrafına geçirdi. Tırnakları çeneme, şakaklarıma, kulağımın kepçesine batıyor, tenimi yırtıyordu ben ise kafamı korumaya çalışıyordum. İşte tam o anda anladım ki; peşinde oldukları şey, gözlerimdi. Tek lokmada gözlerimden bir tanesini yutmaya kararlı bu dişi iblisin iğrenç ağız kokusunun ve hırıltılarının önünde son enerjimle direnmekteydim ki, silah sesinin peşi sıra eti ve kemiği yaran ağır çeliğin çentikli sesi duyuldu. Mary dikilip, arkası üstü yere kapaklanırken, sağ şakağına çakılmış satırın kanlı ışıltısını görüyordum. Yere düşmesine fırsat vermeden, arkadan küt parmaklı bir el boğazına dolanıp, parmaklarının arasındaki uzun ince çeliği boğazının üzerinden geçirdi ve dişi iblisin şah damarlarından fışkıran kan yüzümü yıkayıp, gözlerime dolarken başka bir şey göremez oldum. Konuşan adamın panik dolu sesini hemen tanımıştım. Dinamite benzer bodur katil, bir kaç seri adımla arkama geçip, halatları kestiğinde özgürlüğüme kavuştuğumdan yeteri kadar emin değildim ancak gömleğimin kollarına sildiğim gözlerimi açmaya çalışırken, başım öne eğik, ağzımı olabildiğince açmış, nefes alma çabası içindeydim. Görebildiğim kadarıyla tek gözlü Napoleon, elinde çift namlulu ucu kesik av tüfeğiyle güruhun üzerine ateş açmıştı. Dinamit ise, kan banyosu karşılığında özgürlüğümü vermişti. Bu sapkın güruhun ayakta kalan fertleri, adeta bizlerin varlığını inkar ederek, koşarak kendilerini dev ateşin içine attılar ve manyakça kahkahalar, sadistçe çığlıkların içinde yok olup gittiler.
Sapkınların hepsi kendilerini ateşe kurban ettiklerinde, şatonun avlusunda hemen hemen yanmamış tek karış toprak kalmamıştı. Katillerin kilitli olduğu halde büyük bir delik açtıkları dev şato kapısından bir kaç metre uzaktaydık. Olabildiğince çabuk bu cehennemden kurtularak, kendimizi dışarıya attık. Geride bıraktığımız duvarların içi bir fırına dönmüştü. Oradan canlı çıkmasının olanaksız olduğunu biliyordum. Gözlerimi alamadığım yangından, omzuma dokunan eli hissedince irkilerek ayrıldım. Uzattıkları deri su tulumundan obur bir yudum aldıktan sonra yüzümü temizlemeye çalıştım. Her ne yaparsam yapayım, yanıp giden şatodan gözlerimi almamaktaydım. Adamlar; kararlaştırdığımız noktadan tam içeriye girmeye hazırlanırken, benim şatonun içinden ellerim bağlanmış ve baygın şekilde çıkartılıp ağaca bağlandığımı görmüşler. Ardından ilahiler söylenerek büyük bir ateş yakılmış ve söylediklerine göre hepsi de transa geçmişler. Ardından siyah pelerinli kadın ve kılıçlı adam ateşin başına geçip, yüksek sesle anlayamadıkları dilde bir şeyler haykırıp kahkahalar savurmuşlar. Sonrasında ise, benim kurtuluşum için tek şansımın kendi ellerinde olduğuna karar verip, harekete geçmişler. Hikayeyi anlatmayı bitirdiklerinde tepeyi tırmanmaya başlayan insanlar gördüm. Atların, eşeklerin sırtına yükledikleri kovalarla, tulumlarla yangını söndürmek için yararsız çaba sarfetmeyi göze alan köylüler...
Alevler bu kadar kabarmışken, nasıl hala bu kadar kırmızı göründüğünü anlayamıyordum. Gökyüzü, topkraklarım, insanların yüzü... Herşeyi kıpkırmızı yapan bir güneş gibi önümde yanıp kül olan şatoyu söndürmeye çalışan köylülerin çabası yararsızdı. bir kaç kişilik küçük bir grup neler olduğunu soruyorlardı. Onlara, doğumgünü partisi bittikten sonra geç saatte mutfağa girerken kafama bir şeyin çarptığını hissettiğimi, ardından kendimi şatonun bahçesinde tüm diğer insanlarla birlikte bulduğumu, " özel korumalarım " sayesinde hayatımın kurtulduğunu anlattım. Hepsi de üzgün olduklarını söylediler. Yılın bu zamanında gökyüzü delinmişcesine yağmur yağarken, bütün gece boyunca tek damla olsun yağmur, bulunduğumuz yere düşmedi. Şafak sökene dek, köylüler ellerinden geldiğince çalıştılar, ancak söndürülecek bir şey kalmamıştı. Şatonun kuzey kulelerinin çatıları bile yanıp kül olmuştu. Karşımdaki dev taş yığını, içi alevlerle kavrulmuş bir fırın gibiydi.
Önce köylüler yanıp kül olmuş şatonun ahşap kapısının parçalarını kenara çektiler. bir kaç köylü ve katillerle birlikte kapıdan içeriye girdik. Bütün şato kül ve kömürden arda kalmış taş iskelete bürünmüştü. Yapılar, bahçe eşyaları, ağaçlar, çiçekler, hatta çimenler bile yanıp kül olmuştu. Şatonun ön balkonunun, ölülerin içe çökük göz yuvalarını andıran pencere pervazlarının ardından hala dumanlar tütmekteydi. Varlığımı bir gecede kaybetmenin ağır kayıbını yaşarken, avludaki büyük kül yığınının içinde, bir yükseltiye çakılıp kalmış gibi görünen kılıç silüetini farkettim. Yanmış canlıların olduğunu düşündüğüm kalıntılara basmamaya dikkat ederek ayaklarımın tabanıyla dağılan ince dumanların arasından geçip, isten simsiyah olmuş kılıç silüetine yaklaştım. Kabzası kömüre dönmüş bir el tarafından tutulmaktaydı. Keskin tarafından kaçınmaya özen göstererek kılıcı tutan elin üzerine basıp ayağımla ezdim ve kılıcı kurtardım. Elime aldığımda hala sıcak sayılırdı. Yırtık gömleğimden bir parça kumaş yırtıp, kılıcın üzerini elimden geldiği kadar isten arındırdım. Bütün gece boyunca tüm yaşadıklarım gözümün önünden geçerken derin bir depresyona bürünmüştüm.
Çıplak toprağın üzerinde dikilip bana bakmakta olan Neil' ın adamlarına döndüm. Yanlarına gittim ve kulağıma ödemenin son kısmını almazlarsa, çenelerinin gevşeyebileceğini ima ettiler. bir önceki gece benim için yaptıklarını da hesaba katarak ödeme konusunda bonkör davranmamı söylediklerinde, elimde maddi olarak kalan tek şeyin büyük, yanmış bir taş yığını ve atalarımdan yadigar bu şövalye kılıcı olduğunu farkettim. Bu serseriler konuşacak olurlarsa, işte o zaman herşeyimi kaybederdim. Tüfeğini sırtına asmış tek gözlü Napoleon' a kılıcı uzatarak, ödemeyi fazlasıyla karşılayacağını söyledim. Saçma bir seramoniyle yere eğilerek, benim gibi bir beyefendiyle iş yapmaktan zevk duyduğunu söylenirken, dinamit kılıklı herif; sanırım yağmalayacak bir şeyler aranmak için çevresine bakınmaktaydı.
Serseriler çıkıp gittiklerinde, yorulmuş köylülerin etrafını sardığı taş blokların arasından kullanılabilir durumda olan hiçbirşeyin kalmadığını söylenmeye başladım. Ne yapacağımı bilemiyordum. Doğa üstü olaylar, ritüel, cinayet, yangın... Herşey birbirinin içine o kadar çarpık bir biçimde işlemişti ki...
Yangından sonraki birkaç günü cenazeleri ve enkazın toplanmasıyla uğraşanları organize etmekle geçirdim. Geride sahip çıkabileceğim hiçbirşey kalmadığında Londra' ya doğru yola çıktım. Scotland Yard' dan gelen iki sivri zekalı postacıdan bozma dedektife aynı hikayeyi defalarca anlattım: Mutfağa iniyordum, başıma sert bir cisim çarptı, avluda kendime geldiğimde şato yanmaktaydı. Birkaç hafta içinde dedektifler de beni sorgulamaya verdiler.
Yaşadığım dramların ardından, ölümcül baş ağrısı yine kapıma dayandı. Çıldırmak üzereydim. İlaçlar ya da sakinleştiriciler işe yaramıyordu. bir gece kör kütük sarhoş yatmışken, sabah kalktığımda gözlerimin kör denebilecek kadar az gördüğünü farkettim. İlerleyen aylarda, geçimimi sağlayabilmek için Londra' daki dairemi sattım. Şatonun kalıntılarıyla ilgili yapılabilecek hiçbir şeyim kalmamıştı. Scotland Yard, aradan bir yıla yakın zaman geçmesine rağmen; hala görgü tanıklarıyla konuşmaktaydı. Şatoyla ilgili en ufak bir işlem yapılmasına bile izin vermiyorlardı. Mal varlığım mercek altındaki küllerden ibaretti. Bunun dışında, Büyük Araştırmalar Masası diye -bana göre uydurma- bir yerden geldiklerini söyleyen, iki soytarının da anlamsız sorularını yanıtlamayı red ettim. Ancak bahsedip durdukları Kırmızı Göz Teorisi kafamı son derece karıştırdı. Benim gördüklerime çok benzer şeyleri büyük bir gevezelikle anlattılar. Söylediklerine göre; görgü tanıklarından işittikleri " kırmızı alevler " den yola çıkarak, daha önce tanık olunmuş olaylara benzerlikleri araştırmaktaydılar. Bu deli saçmalıklarıyla ilgilenmediğimi söyleyerek, onları geri çevirdim. Diğer taraftan, ahmak bile olsalar; bu iki araştırmacının verdikleri örnekler sayesinde, aklımı kaçırmadığımı öğrendiğim için memnundum.
Londra' daki dairemi sattıktan kısa süre sonra param büyük ölçüde azaldı ve kendime bakamaz hale geldim. East Ham' daki köhne huzurevine taşınalı yaklaşık yirmi yıl oldu. Ben ise hala bu sidik ve ter kokulu iniltili duvarların ardında bir kitap yazmaya çalışıyorum.
İnsanın aklıyla deliliği kovaladığı, bunun için verdiği savaşın kitabını...
Beylerbeyi, Nisan 2007
* yahudi dönmesi
** yahudi ezoterik gizli öğretisi